ÇANAKKALE
SAVAŞLARI
Prof. Dr. Zerrin ÖDEN
Geride bıraktığımız yüzyılın başında bu topraklarda Türk ve Dünya
Tarihi’nde ender görülen benzersiz bir savaş yaşandı.
Çanakkale Savaşları hakkında burada
konu edeceklerimiz savaşın sebepleri, askeri harekatlar olmayacak.. Bunlar
aşağı yukarı hepimizin bildiği veya burada söz konusu edilemeyecek kadar
spesifik konular. Üstelik tarih ilminin önünde henüz sıcak son noktası
konulmamış bir araştırma konusu . Kişisel girişimler, özel hevesler, yerel teşebbüsler
ile taze tutulmaya çalışılmış birkaç kutlama ile kültür ve tarih turizmine
hizmet eden bir zaman kesiti.
Ama
hepsinden gerçek ve önemlisi, bir milletin kutsal saydığı vatan toprağını
savunmada gösterdiği benzersiz bir mücadele, tükenen bir devletin yerine
yenisini kuracak yeni bir ruhun ve 20. yy’a damgasını vuran bir liderin
doğuşudur.
Troia Savaşı’ndan bu yana
Çanakkale Boğazı çoğu ulusların iştahını kabartan stratejik bir hedef oldu. 14.
Yy başlarında Osmanlılardan önce Çanakkale ve civarına hakim olan Karasi Beyliği kısa sürede sahip
olduğu deniz gücü ile adalar denizi ve Çanakkale Boğazı’nı denetim altına
almayı başarmıştı. Bu üstünlük avrupayı endişelendirmiş Haçlı ittifakını
harekete geçirmişti. Antik Troas’ın yeni hakimleri olan Karasili Türk Beyleri birçok defa boğazı geçtiler,
Gelibolu’da at koşturdular. Bölgeyi çok iyi tanıyorlardı. Osmanlılara
öğrettiler ve Gelibolu’nun Rumeli’nin fethinde önemli rol oynadılar.
İlginçtir ki bu dönemde Bizans İmparatoru Kantakuzenos kaleme
aldığı tarihinde çağdaşı Karesioğlu Süleyman Beyden Troia Satrapı (beyi) diye söz etmektedir. Kantakuzenos 1353
yılında hizmetleri karşılığında bir ödül olarak Çimpi kalesini yeni Troia beyi
Orhan beye verdikten kısa bir süre sonra yaptığının
büyük bir hata olduğunu farkettiğinde artık çok geçti. Öte yandan Osmanlılar
1356’da Gelibolu’da ki ilk adımın ,500 yıllık sonu gelmez bir mücadeleye neden
olacağını da bilemezlerdi. Ama şimdi bu
süre zarfında Osmanlı siyasi tarihinin büyük bir kısmının Rumeli tarafında
verilen mücadeleler, savaşlar, antlaşmalar toprak alıp kaybetmelerle dolu
olduğu bilinen bir gerçektir.
Çanakkale Savaşları ile ilgili olarak
İngiliz Resmi Tarihi, Çanakkale Boğazı ve Gelibolu’yu düşman elinde
Akhilleus’un topuğu olarak betimler.
Bilindiği gibi Homeros’un İlyada destanı , Troia olarak bilinen kentin
öyküsüdür. Konusu Troia savaşı olmakla birlikte hem bu savaşın kısa bir
dönemini kapsar, hem de esasen Troia’nın değil, yarı tanrı bir kahraman olan
Akhilleus’un destanıdır. Mitolojiye göre bu yarı tanrı kahraman Akhilleus’un
ölümcül yeri de topuğudur.
İngilizlerin bu mitolojik
yorumuna göre Çanakkale Boğazı ve
Gelibolu;
·
Ya
İngiliz ve Müttefiklerinin elinde Osmanlı Devletinin ölümcül yeri olacak,
·
Ya
da Osmanlı Devleti ile Almanya’nın elinde Rus Çarlığı’nın sonunu
hazırlayacaktı.
Bundan başka;
·
SAVAŞ
GEMİLERİNDEN BİRİNİN ADININ AKHİLLEUS’UN HASMI AGEMEMNON OLMASI,
·
ÖLÜLERİ
TOPLAMAK İÇİN TROİA SAVAŞINDA OLDUĞU GİBİ ATEŞKES YAPILMASI
·
RİVER
CLYDE ÇIKARMASININ BİR ÇEŞİT TAHTA TROİA ATI STRATEJİSİNİ HATIRLATMASI
Gibi birçok benzerlikler
Çanakkale Savaşlarının mimarı olan İngilizlerin, o sırada umutlarını antik
çağın bu destanına bağladıklarını ve adeta Troia savaşını 20 yüzyıla
uyarladıklarını göstermektedir.
Tarihe ve I. Dünya Savaşının
sonuçlarına bakıldığında ,Akhilleus’un topuğu
hakkında İngilizlerin ideolojik olduğu kadar romantikte olan bu yorumu
bir yönüyle doğrulanmış görünse de mitolojik kahramanları 20 yüzyılın gerçeklerine
taşımak pekte realist bir yaklaşım olmasa gerektir.
Zira 1353’ten itibaren Türklerin Gelibolu’ya yerleşmeye
başlamaları tarihin en uzun ömürlü imparatorluklarından Bizans’ın sonunu
hazırlamıştı. 1353 – 1453, yani yüzyıl
sonra Bizans İmparatorluğu tarihe karışmıştır.
- I. Dünya Savaşının Çanakkale Cephesi sonuçları ise
iki devletin sonunu hazırlamışa benziyor;
·
Osmanlı
Devleti
·
Rus
Çarlığı.
-
ANCAK
BİZANS YIKILDIĞINDA YERİNE BAŞKA BİR BİZANS KURULMADI,
-
OSMANLI
YIKILDIĞINDA İSE YERİNE BU DEVLETİN İÇİNDEN YEPYENİ BİR TÜRK CUMHURİYETİ DOĞMUŞTUR.
Savaştan sonra İngilizler I.
Dünya savaşına ait olaylar içinde Çanakkale Savaşlarını ordu mensupları, devlet
adamları için çok önemli derslerle dolu olduğunu ifade ederler.
Savaşın başarısızlığını
birtakım savaş esaslarının ihmal edilmiş olmasına bağlarken, seferin önüne
geçilememiş başarısızlığını
·
boğazın
zorlu bir geçit olduğuna,
·
o
tarihe kadar bu konuda hiçbir başarının sağlanamamış olmasıyla örtüştürüp
kendilerini haklı çıkarmaya çalışırlar.
İngilizlere göre savaşın
kazancı, az bir zaiyat karşılığında Türk ordusunun gençliğini tüketmek, Süveyş
kanalını kurtarmak ve Osmanlı Devleti’nin hezimetinin temelini atmak olmuştur.
Günümüzde bu konuya nasıl yaklaştıklarını internet sayfalarında
açık olarak izleyebildiğimiz birkaç İngiliz web sayfasında Gelibolu savaşları,
1916 ocak ayında son bulmuyor, sonuç 1918’de boğazdan ingiliz ve fransız
gemilerinin geçişi ile bağlanıyor.
İngiltere ve Fransa
Çanakkale seferinden çok şey ummuşlar ve bu uğurda bir düzine kadar zırhlıyı
feda etmekten kaçınmayıp, 550.000 kişilik bir kara kuvvetini oldukça ağır emek
ve masraflarla aylarca ufacık iki kıyıda tutmuş ve bu kuvvetin üçte birini
kaybetmişlerdir. Bu sırada seferden en yüksek ve sorumlu İngiliz hükümeti,
Çankkale’nin zorlanmasıyla , dünya tarihinin değişeceğini, savaşın kısa sürede
kazanılmasını sağlayacağını, Balkanların toptan kendi taraflarına geçeceğini,
Rusya’yı yeniden canlandıracağını umud ediyordu.
Evet, Çanakkale’de çarpışan
Türk ordusu, dünya tarihinde bir dönüm noktası yarattı. Savaşın süresi uzadı.
Öngörülenin aksine batı Avrupa ile
Rusya’yı birbirinden uzaklaştırdı, hatta Amerika’yı Rusya’ya karşı batı Avrupa
ile ilgilenmek zorunda bıraktı. İngiliz dominyonları Yeni Zelanda ve
Avusturalya ‘nın ulusal benliğinin oluşumuna hız kattı. Ve hepsinden önemlisi
Mustafa Kemal Atatürk’ün de Çanakkale’de takdir ettiği Türk askerinin o yüksek
ruhu, yeni bir Türk devletinin doğuşunu hazırladı.
Bütün bunlara rağmen, başta
İngilizler olmak üzere müttefiklerin , bu savaşlardan yenilgi olarak söz
etmekten daima kaçındıklarını görüyoruz. Çanakkale savaşları sırasında bile
asla Türkler tarafından yenilgiye uğratılmış görünmek istemeyen İngilizler,
yenilginin Mısır ve Hindistan’daki prestijlerini sarsacağından ve bu suretle
buralarda doğabilecek tehlikelerden daima korktular. Madem ki, Çanakkale’de
Türk savunmasını çökerterek, büyük sonuçlar elde edeceklerini inandılar,
üstelik de bir sonuç elde edemediler, neden savaştan önce Osmanlı devleti ,
İngiltere’ye ittifak teklif ettiği halde , kabul etmeyip Almanya’nın kucağına
ittiler? Sebep gayet açıktır. Osmanlı Devletini yıkmak, İstanbul’u ele
geçirmek, böylece Anadolu ve Ortadoğunun zenginliklerine kavuşmak. Kaldı ki Rus
Çarlığı onların Çanakkale seferi fikrine son derece şüpheci yaklaşmış, başarıyı
pek mümkün görmemiştir.
Osmanlı Devleti için savaş, Çanakkale cephesinde bitmiyordu. İlk kez bu
kadar çok cepheli bir savaş içindeydi. Savaşın gidişatına bakıldığında İngiliz
planının aksine, savaşın süresi uzamıştı. İtilaf devletlerinin Çanakkale yenilgisi
savaşın seyrini değiştirmişti, ama , sonuç değişmedi. Onlar, savaş yoluyla
geçemedikleri boğazı Mondros Ateşkesi’nin ardından rahatça ve kibirle geçtiler.
Çok geçmeden 1919 yılında Gelibolu’ya gelerek belki bir vicdan muhasebesiyle ,
kısa süre içinde birçok mezar ve anıt inşa ettiler. Bu sırada bu topraklarının
asıl sahipleri 1919’dan 1922 Ağustosuna kadar uzanan Kurtuluş mücadelesine
girişiyordu. Bu nedenle, savaş meydanlarında, siperlerde, cephelerde toprağa
düşen şehitlerin anısı üzerinde düşünemeyecek kadar zorlu bir varolma, yeniden
doğuş mücadelesi içindeydiler.
Ama Çanakkale asla
unutulmamıştı, Atatürk’ün önderliğinde
Türk ordusu, Dumlupınar zaferi
ile onlara ikinci bir Gelibolu tokadı vuruyor , unutmaya çalışdıkları yenilgiyi
hatırlatıyordu.
1935 yılında Anafartalar ve Conkbayırını gezen Afet İnan, mütevazı
Mehmetçik abidesi karşısında yükselen yabancı abidelere hayranlıkla baktığını
ve Atatürk’e niçin büyük bir abide yapmadıklarını sormuştu. Atatürk’ün cevabı
şu oldu. “ Evet doğru , biz de Mehmetciğimizi anmak için büyük, çok büyük
abideler yapmalıyız, fakat bu bir zaman ve imkan meselesidir. Ancak , bu
toprakların Türk hudutları içinde kalmasıyla Mehmetcik en büyük abideyi bizat
kurmuştur.”
Dünyada
bir savaş alanının tarih, arkeoloji ve hatta mitoloji ile örtüştüğü başka bir
yer yok gibidir.
Yıllar sonra
Gelibolu’da antik Elaious kenti üzerine
Çanakkale Şehitleri Anıtı yapıldı.İlginç bir tesadüftür ki, Elaious
halkı tarafından ziyaret edilerek saygi gören Akalı kahraman Protesilaos’un
anıt mezarı da burada bulunuyordu. Seddülbahir’deki Elaious kenti Türk topçu
ateşi sonucu ortaya çıkmış, Fransızlar Elaious buluntularını derhal kendi
ülkelerine Louvre müzesi koleksiyonlarına taşımışlardı. Fakat mekan yine anıt
mezar özelliğini sürdürmeye devam ediyor.
Yarımadada, 1970’lerden sonra ve son 10 yılda birkaç anıt ve mezarlıklar
inşa edilmiştir.
24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşmasının
mezarlıklar ile ilgili kısmı (124-136.maddeler) 12 madde halinde
düzenlenmiştir. 128.maddeye göre, “Türkiye Hükümeti, Britanya İmparatorluğu,
Fransa ve İtalya hükümetlerine karşı kendi toprakları üzerinde onların savaş
alanında yada yaralama, kaza yada hastalık sonucu ölmüş olan kara ve deniz
askerleri ile tutsak iken ölen savaş tutsakları ve sivil tutukluların
mezarları, mezarlıkları , toplu ceset çukurları ve adlarına dikilmiş
anıtlarının üzerinde bulunduğu arsaları o devletlere ayrı ayrı ve süresiz
olarak bırakmayı yükümlenir. Bundan başka, söz konusu yerlere serbestçe
girilmesi ve gerekiyorsa cadde ve yol yapılmasına izin vermeği yükümlenir. Bu
arsalar, amacı dışında başka hiçbir amaç için kullanılmayacak, söz konusu
arsaların deniz kıyısı üzerinde kişi ve mal indirip, bindirmeğe yaralı hiçbir
rıhtım , mendirek yada iskele yapılmayacaktır. “
Lozan’a kadar geçen süre zarfında 1919’dan 1923’e kadar
Arıburnu-Conkbayırı (Anzak) alanında 4300 mezar içeren 29 mezarlığın,
Seddülbahir (Helles) alanında 5900 mezar içeren 7 mezarlığın, Suvla’da 4300 mezar
içeren 4 mezarlığın ve Yarbay Doughty Wylie’ye ait ayrı bir mezarın, Cape
Helles ve Conkbayırı anıtlarının yapımı tamamlanmış, ziyarete açılmıştı bile.
Fransız mezarlığı Lozan’dan sonra 1926’da tamamlandı.
Mondros Ateşkesi’nin hemen ardından koşarak Gelibolu’ya gelen
müttefikler, ilk anda artık sahip oldukları bu topraklarda kendi vicdani
sorumluluklarını yerine getirmek için savaş alanlarına telaş içinde mezarlıklar
yapıp anıtlar diktiler ve mezarların üzerine “vatanları için öldüler “cümlesini
kazıdılar. , Ama Mudanya ateşkesi ile
bir daha geri gelmeyecek şekilde bu toprakları terk ettiklerinde , Lozan
antlaşmasına mezarlıklar ile ilgili hükümleri koyarken savaştıkları alanların
arsalarını üzerlerine almayı başardıklarında, orada kaybettikleri insanlar için
bir vicdan muhasebesi içinde olduklarını pek sanmıyoruz. Biz bu arsaların
bedelinin Çanakkale’de ödendiğini biliyoruz, onlar da biliyorlar.
Geçtiğimiz yıllarda tesadüfen bulunan ve 1916 yılında savaşın hemen
ardından Tuğgeneral Şevki Paşa emrindeki bir ekibin hazırladığı 43 pafta ve
ayrı bir lejant paftasından oluşan harita, bir savaş alanının savaş
sonrasındaki durumunu belgeleyen türünün dünyadaki tek örneğidir. Bir bakıma ,
savaş alanları arkeolojisi olarak tanımlanabilecek bir disiplinin temel belgesi
, bu alanda araştırma yapmak isteyecekler için eşsiz bir referanstır. 1992
yılında ortaya çıkan bu haritayı 1919 yılında Avusturalya Tarih misyonu ,
müttefik savaş mezarlarını tesbit etmek amacıyla kullanmıştı ve Türkiye unutulan
bu haritanın eksik lejant paftasını
Avusturalya’dan temin etmek durumunda kalmıştır.
Atatürk, yurt toprağının kutlu olduğuna işaret ederken, “Türk toprağı!
Sen, seni seven Türk milletinin mezarı değilsin. Türk milleti için yaratıcılığını
göster” demiştir. Şimdi bugün sayısız anıtlar yapılabilir, birçok projeler
üretilebilir. Fakat 86 yıl önce bu topraklara gömdüklerimizin, asker, aydın ama
gencecik evlatlarımızın ruhlarını şad edecek olan , bu toprakların hayatiyet
unsurlarının , cumhuriyetin temel niteliklerinin canlı, aktif tutulmasıdır.
Atatürk’ün sınırlandırdığı bu vatan toprakları kutsaldır. Onun üzerinde dost
elleri sıkılır, fakat düşman ayaklarını bastırmamağa azimli olduğumuzu artık
bütün dünya bilmektedir.
Bilindiği
gibi Genel Kurmay Başkanlığı’nın verdiği rakkamlara göre Çanakkale
Savaşları’nda görev başında savaşırken ölen toplam şehit sayımız 57.084’dür.
Çanakkale’de Osmanlı ülkesinin her tarafından gelen askerlerin çarpıştığını
görüyoruz. En çok şehit veren iller ise 3274 kişi ile Bursa , 3003 kişi ile
Balıkesir, 2683 kişiyle Konya,gelmektedir. Bunu 2527 kişi ile Kastamonu, 2258
kişiyle Denizli, 1926 kişiyle Ankara, 1908 kişiyle İstanbul ve 1876 kişiyle
Çanakkale izlemektedir. Çanakkale bu listede sekizinci sırada yer almaktadır.
Ama Çanakkale Zaferi her nedense sadece Çanakkale ili halkının ve Anzacların
katılımlarıyla kutlanıyor. Yukarıda verilen illere göre şehit sıralamalarında
1. Sırada yer alan Bursa’da, 2. Sırada yer alan Balıkesir’de 3. Sırada yer alan
Konya’da ve Çanakkale hariç diğer illerde ne yapılıyor.
Duyarlılıklarını, ilk kez ülkelerinden çok uzakta nedenini çok
fazla bilmedikleri bir şeyler adına savaştıkları bu yerleri ziyarete gelen
Anzacları samimiyetle dostlukla karşılıyoruz.
Ama , onların Lozan’la satın aldıkları
arsaları üzerinde Anzac günü kutlamalarına gıpta ile bakmaya başlıyoruz. Bu
kimin zaferidir? İngiliz ve Fransızların artık bu konuyla fazla
ilgilenmediklerini izliyoruz. Müttefik kuvvetler içinde yer alan İrlandalılar,
İskoçlar, Galliler, Maltalılar, Yunanlılar, Mısırlılar, SriLankalılar,
Pakistanlılar , Hintliler, Kanadalılar, Tunuslular, Ganbiyalılar ve
Senegalliler için artık unutulmuş görünüyor. Peki biz neler yapıyoruz. Bir iki
özel teşebbüs, birkaç kişisel girişim... Dünyaya açılan sayfalarımız birkaç
taneden öte değil. Çanakkale savaşları anısına düzenlenen yarışmalara olan
ilgisizliğe şaşırıyoruz. Literatüre baktığımızda , belli başlıcası Genelkurmay
yayını.. Yakınçağ tarihi ile uğraşan
akademisyenlerimizin çalışmaları ise oldukça sınırlı...
Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşuna hız katması , bize eşsiz bir lideri
sunması açısından, I.Dünya savaşına, Çanakkale ruhuna belki çok şey borçluyuz.
Büyük savaşlar, tarihte her zaman büyük sonuçlar doğurmuştur. Ancak bunca yıl
sonra bizler, bu savaşın Türkler açısından sonuçlarını kabullenemeyenlerin ,
akılları , gönülleri 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşmasına takılı kalanların
önümüzde sergiledikleri oyunları görmezden gelemeyiz.
Bizim evlatlarımız vatanı için savaştılar, canlarını verdiler. Bize
bıraktıkları bu toprakların kıymeti büyük. Ancak, bu ülkenin bir zafer
sarhoşluğu yaşama lüksü yok. Başımızı kuma gömemeyiz, tarihin yazdıklarına
sırtımızı çeviremeyiz. Çünkü tarihimiz bu topraklar üzerine oynanan oyunlar ile
dolu. Dün olduğu gibi bugün de ve gelecekte de İngilizlerin görkemli filosunun
Boğaz muharebelerinde düştüğü aczi unutup, yeni bir Çanakkale rüyasının
peşinden koşacak olanlar da çıkabilir. Şüphesiz o zaman karşılarında Türkiye
Cumhuriyeti’nin üstün niteliklerle donatılmış silahlı kuvvetlerini
bulacaklardır. Bizler, çok savaş görmüş bir milletin mensubu olarak barışın
değerini biliyoruz. Ama, barışı Atatürk’ün işaret ettiği gibi sadece askerî
zaferlerin bir sonucu olarak değil, ekonomik zaferlerin de sonucu olarak
yaşamak istiyoruz. Günümüz koşullarında dış tehditlere , baskılara uğramadan
tam bağımsız yaşamanın birincil koşulu bu.
Teşekkür ederim.
Bu konuşma slayt gösterisi eşliğinde sunulmuştur.
İndirmek için buraya
tıklayın.