15.yy sonunda kurulan Rus Çarlığı başlangıçta tamamen
bir kara devleti idi ve denizlerle bağlantısı yoktu.
1699 Karlofça Andlaşması ile Azak kalesini alan Rusya
ilk defa olarak Karadeniz kıyılarına ayak bastı. İsveç ile yaptığı savaş
sonunda 1721 de imzalanan Nysled barışı ile de Rusya Baltık kıyılarına çıktı.
Bundan sonra Rusya bütün 18.yy boyunca hem Kafkaslar hem de Balkanlar
doğrultusunda olmak üzere Karadeniz’deki kıyılarını genişletmiş ve Balkanlarda
Osmanlı-Rus sınırı 1792 Yaş Antlaşması ile Tuna’nın kollarından Prut nehri
olmuştu. Böylece bütün Kuzey Karadeniz kıyılarını ele geçiren Rusya’nın 19. yy
içindeki çabaları İstanbul ve Çanakkale boğazlarının ele geçirilmesine hiç
değilse bu boğazların kendisine devamlı olarak açık olması amacına yönelmiştir.
Rusya boğazları ele geçirerek bir nevi deyim
yerindeyse dünya siyasetine hakim olmak istiyordu. Çanakkale ve İstanbul boğazı
bir çok Avrupa devleti için adeta bir kapı kilidi niteliğini taşıyordu. Bu
sebeple devletler yani İngiltere, Fransa ve Almanya gibi o dönemde adından
dünya siyasetinde sıkça bahsettiren güçler boğazların egemenliğini kendilerine
geçmesi için adeta yarışıyorlardı. Boğazların güçlü bir devletin eline geçmesi
bütün Güney Rusya’nın ekonomik hayatının o devletin egemenliği altına girmesi
demektir. Rusya için bu yönüyle de önemli bir konum arz eden boğazların başka
bir devletin eline geçmesi hayal bile edilemezdi.
Boğazların elde tutulması için çok büyük bir devlet
olma niteliği göstermese de ele geçirdikten sonra eğer fırsatları
değerlendirebilirse dünya hakimi olabilirdi.
Müsait olan coğrafi şartlarla birlikte Karadeniz ile
Akdeniz’e egemen olmakla kalmaz Anadolu’nun ve Balkanların kilit noktası
olurdu. Rusya durumun ehemmiyetinin daha 16.ve 17.yy dan itibaren kavramıştı.
Olayların bu şekilde cereyan etmesi onu Boğazları ele geçirmek için harekete
geçirdi.
İngiliz, Fransız, Alman vb Batılı girişimciler
1877-78 yıllarında yapılan Rus-Türk savaşında Türk ekonomisinin yarattığı talep
baskısından ellerinden büyük kazançlarla çıkmışlardır. Böylece 70’li yıllarda
Doğu sorununun yeni tırmanma koşullarında Kırım savaşından sonra başlayan Osmanlı
İmparatorluğu’nun Batılı devletlerin yarı kolonisi haline dönüştürülmesi süreci
hızla etkinleştirilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu şekilde güç kaybetmeye
devam etmesi Batılı devletlerin zihnindeki ihtişamlı Osmanlıyı silmiş hasta
adam olarak nitelemeye mahkum etmiştir. Kimi (İngiltere) bu hasta adamı iyi
etmek kendi siyasi politikasını ayakta tutabilmek için uğraşmış, kimi (Rusya)
de parçala böl öldür siyasetini uygulamak için çaba göstermiştir. Rusya bu
nedenle eline geçen ilk fırsatı değerlendirme yoluna gitmeyi tercih etmiştir.
Biraz daha gerilere gidecek olursak Osmanlının Rus siyasetine nasıl alet
olduğuna tanıklık etmiş oluruz. Tarih 1809 ve 1839 yılları arasında Osmanlı
devletinin makus talihine ağlıyordu. Bu tarihte Osmanlıyı bir hayli meşgul eden
Mehmet Ali Paşa isyanı çıkmıştı. II. Mahmut müşkil durumdaydı. Fransa ve
İngiltere’nin Mehmet Ali tarafını destekler şekilde hareket etmesi sebebiyle
Rusya’nın ise beslediği emelleri biliyordu; 8 Temmuz 1833’de Türkiye ile Rusya
arasında imzalanan Hünkar İskelesi Antlaşması diğer devletleri hayrete düşürdü.
1-Huzur ve güvenlikleri ile ilgili bütün problemler
hakkında birbirlerine yardımda bulunacaklardır.
2-1829 Edirne Antlaşması ile bu antlaşmada geçen
diğer antlaşmalar ve Edirne antlaşmasından sonra imzalananlar teyit edilmişti.
3-Olaylar Osmanlı İmparatorluğu için Rusya’dan yardım
isteyecek bir durum yaratırsa Rusya’nın karadan ve denizden Osmanlı
İmparatorluğu’na iki taraf arasında kararlaştırılan bir kuvvetle yardım
edecektir.
4-Yardım isteyen taraf yardıma gelen kuvvetlerin
masraflarını ödeyecektir.
5-Antlaşma süresi sekiz yıldır.
6-Bu savunma antlaşması iki ay içinde tasdik
edilecek.
Rusya ile Batı arasında savaş olursa Osmanlı devleti
Çanakkale Boğazını Rusya ile harp halinde bulunan devletlerin donanmasına kapayacak
buna karşılık Rusya’nın dostu olduğu Rus gemileri Boğazlardan her iki
istikamete gidip gelebileceklerdi.
İngiltere ve Fransa’nın bu antlaşmaya olumlu yaklaşacağı beklenemezdi. Fransa’nın XVI. asırdan, İngiltere’nin ise Hindistan’a tam olarak yerleşmesinden itibaren Akdeniz’de hayati menfaatleri vardı. Bu menfaatlerin tehlikeye düştüğünü gördükleri anda harekete geçmeleri tabii bir netice idi.
13 Temmuz 1841’de Boğazlar için tespit edilen yeni
durum şöyle idi:
1-Osmanlı Devleti barış halinde bulunduğu devletlerin
harp gemilerine boğazları kapamak hususunda Osmanlı İmparatorluğu öteden beri
kaide olarak kabul edilmiş olan prensibi, gelecekte de yürürlükte bulundurmak
yolunda kesin karar verdiğini bildirir.
2-Padişah eskiden olduğu gibi devlet elçilerinin
muharebe hizmetinde bulunacak olan harp bayrağı taşıyan hafif gemilerine özel
fermanlarla boğazlardan geçiş hakkı verebilir.
Rusya Hünkar İskelesi antlaşmasıyla görüldüğü gibi
hem Osmanlının hem de Batılı devletlerin elini ayağını bağlamıştır. İngiltere
ve Fransa’nın bu bölge üzerinde siyasi çıkarlarının olması aynı zamanda Osmanlı
Devleti üzerinde Rus tehlikesinin geçiştirilmesi konusunda fayda sağlamıştır.
Rusya’nın Osmanlı toprakları üzerindeki politikalarını yıllara göre
sınıflandırabiliriz. Kırım savaşından sonra 1856’dan sonra 1870’li yıllara
kadar Rusya Balkanlarda defansiftir, macera aramaz. Bundan sonra ikinci bir
dönem görüyoruz, bu 1870’den Berlin Konferansı’na kadar olan bölümdür. Yani
1878’e kadar. Bu dönemde biz Panslavizm denen ideolojinin Rus Balkan
politikasına çok yönlü etki yaptığını görüyoruz. Üçüncü bölüm 1878-1911’e kadar
olan bölümdür. Bu bölüm Rus-Balkan politikasının iflası bölümüdür.
Sonuç olarak Rusya Boğazları ele geçirebilmek düşüncesi ile Çanakkale
Cephesine dek adım adım ilerlemiştir. Boğazlar Rusya için özellikle 19. ve 20.
yy olmazsa olmaz olarak nitelendirdiği siyasi isteklerinden en önemlisidir. Bu
bölgenin ele geçirilmesi demek bütün dünya siyasetine özellikle batılı
devletlerine hakim olmak manasını taşıyordu ona göre. İngiltere ve Fransa’nın
Türkiye hakkındaki emelleri Rusya’yı oldukça tedirgin etmekle beraber Boğazlara
hakim olmak emelinden vazgeçmemektedir. Rusya’nın İstanbul büyükelçisi Nelidof
Çar III. Aleksandra 1882 de gönderdiği raporda Rusların Boğazlara hakim olma
lüzum ve vesilelerini şöyle tespit etmiştir:
“Boğazların ele geçirilmesi bizce
tarihi bir zarurettir. Bunun için şu üç yolu takip etmeliyiz:
1-Her an bir bahane ile çıkarılacak
savaşla,
2-Dahili kargaşalıktan istifade
edilerek İstanbul’a denizden yapılacak bir baskınla,
3-Osmanlı Devleti’nin sıkışık bir
anında isteyebileceği Rus yardımı ittifakı bahanesiyle.”
İşte Rusya tarih boyunca hep bu taktiklerden
yararlanarak Osmanlı Devleti’ni alt ederek Boğazları ele geçirme çabası
içersinde bulunmuştur.
Osmanlı Devleti kaldırdığı Yeniçeri Ocağı’nın yerine
henüz bir ordu tedarik edememişti. Bu suretle hızla gelişen Rus taarruzlarına
karşı Osmanlı Devleti ancak müdafaa harpleri yapmak zorunda kalmıştı. Yetersiz
ordusu ile bunu da başaramayınca Rus kuvvetleri Türk topraklarında hızla
ilerlemeye başlamışlar. Rumeli’deki durum
fecaat halini alınca Kafkas cephesinde de bozgunlar başlamış Erzurum,
Kars, Ahıska ve Anapa kısa zamanda Rus kuvvetlerinin eline düşmüştü.
Osmanlının bu durum karşısında eli kolu bağlı bir
şekilde olayların akışını değiştiremiyordu. Topraklarına göz diken Rusya
karşısında makus talihine boyun eğmek zorunda kalıyordu. Kaldı ki topraklarını
ve bunun yanında en önemlisi Boğazları koruyabilecek ne yeterli sayıda askeri
ne de onların ihtiyaçlarını karşılayabilecek maddi gücü yoktu. Bu sebeple artan
saldırılar neticesinde sulh istemek zorunda kalmıştı. Ve sulh isteyen taraf olduğu
için Rusya’nın isteklerini kabul etmek mecburiyetinde kaldı. 14 Eylül 1829’da
Edirne’de yapılan bu antlaşmaya göre;
1-Ruslar Rumeli yakasında, Tuna nehrinin ağzındaki
adalar müstesna Osmanlılardan almış oldukları toprakları geri verecekler. Prut
nehri harbden önce olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında sınır
olacak. 2-Doğu Anadolu’da Pati, Anapa, Ahıska Rusya’ya bırakılacak. 3-Rus
ticaret gemilerine Boğazlardan geçiş hakkı tanınacak Rus halkından olanlar
Osmanlı topraklarında serbest ticaret yapabilecekler. 4-Eflak ve Boğdan’a yeni
haklar tanınacak. Buralardaki kaleler yıktırılacak. Türk askerleri bundan böyle
bu iki eyalette bulunmayacak... 6-Osmanlı Devleti Rusya’ya on bölümde ödenmek
üzere on bir buçuk milyon duka altını tazminat olarak ödemeyi yüklenmektedir.
7-Osmanlı Devleti 4 Nisan 1826’da Yunanistan probleminin çözülmesi hususunda
İngiltere ve Rusya arasında imzalanmış olan Petersburg protokolünü tanımayı
kabul edecektir. Ruslar işte bu şekilde Osmanlının bütün zafiyetlerinden yararlanarak
hiçbir fırsatı kaçırmıyor, Boğazlara ulaşabilmek için adım adım Osmanlıyı
köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. Ruslar hedeflerine ulaşabilmek için bütün
durumları zorluyorlardı. Bunlar, giriştikleri siyasi ilişkilerden şu sonuçları
çıkarabiliriz:
1-Osmanlı Devleti ile harp yaparak kendilerini
İstanbul’dan ve Akdeniz’den ayıran engelleri ortadan kaldırmak,
2-Osmanlı İmparatorluğu menfaatleri olan devletlerden
Avusturya, Fransa ve İngiltere ile fırsat düştükçe Osmanlı topraklarını
paylaşmak,
3-Ve nihayet diğer devletlerin Rus ilerleyişine karşı
gösterdikleri tepkileri önlemek üzere onlardan önce davranıp Osmanlı hamisi
rolünü oynamak.
Osmanlının ekonomisinin buna bağlı olarak sosyal
hayatının ve yönetim şeklinin de kötüye gitmesi batılı devletlerin Osmanlı
üzerindeki düşüncelerinin değişmesine sebep oldu.
Osmanlı İmparatorluğu’nun önceleri Rusya tarafından
hasta adam olarak nitelendirilmeye başlanması ve daha sonra İngiltere’nin de bu
fikre katılması imparatorluğa zor anlar yaşatmıştır. Rusya bu ortamda hem
Avrupa’da Balkanlarda hem de Asya’da Uzak Doğu’da yayılma politikası
izlemektedir. Her şeyden önce bu kırk yıllık dönemde 1877-78 savaşının ve onun
sonuçlarının gölgesindedir. Bu savaş ve onu izleyen Ayestefanos Antlaşması (3
Mart 1878) ve Berlin Antlaşması (13 Temmuz 1878) Türk-Rus ilişkilerinde bir
dönüm noktası olmuştur.
Rusya’nın Osmanlının mecbur kaldığı bu antlaşmaları
iyi değerlendirmesi giderek Boğazlara ve Osmanlı topraklarına yaklaşmasına
sebep olmuştur. Herşeyden önce Osmanlı İmparatorluğu büyük ölçüde
parçalanmıştır. Bu savaş sonunda Balkanlarda Sırbistan, Romanya, Karadağ
bağımsızlıklarına kavuşmuşlar ve Osmanlı-Türk İmparatorluğundan tamamen
kopmuşlar. Bulgaristan muhtar bir prenslik haline gelmiş o da büyük ölçüde
Osmanlı Devleti’nden kopmuştur. Doğu Anadolu’da Rusya, Kars, Ardahan, Batum’u
kendi topraklarına katmış, Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparmıştır. Osmanlının
bu şekilde ağır darbeler yemesi onu batılı devletlere muhtaç konumuna
düşürmüştür. Batılı devletler Osmanlının bu takatsizliği karşısında
iştahlanmış, Osmanlıyı adeta paylaşılacak bir pasta olarak görmeye
başlamışlardı. Olaylar ardı arkasına, çorap söküğü gibi gelmeye başlamıştı.
Artık Osmanlı adım adım sona yaklaşıyordu. Geriye
dönüp baktığında kaybettiği topraklar belki bir imparatorluk daha kurabilecek
kadar fazlaydı. Fakat kendisi de bunun farkında olmasına rağmen eli kolu bağlı,
olanlara razı ve müşkil durumda bulunuyordu. Batılı devletler her fırsatta
Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahaleden zevk alıyorlardı. Islahat ve
Tanzimat fermanlarıyla Osmanlı içinde yaşayan azınlık tebası Türk halkından
daha da üstün bir yere oturuyordu. Kırım Savaşı’ndan sonra 1856’dan sonra
1870’li yıllara kadar Rusya Balkanlarda defansiftir, macera aramaz. Bundan
sonra iki dönem görüyoruz. Bu 1870’den Berlin Kongresi’ne kadar olan bölümdür.
Yani 1878’e kadar. Bu dönemde biz Panslavizm denen ideolojinin Rus Balkan
politikasına çok yönlü etki yaptığını görüyoruz. Üçüncü dönemi de 1878’den
1911’e kadar ki göz önünde tutabiliriz. Bu dönem de Rus balkan politikasının
iflası dönemidir.
Ruslar Boğazlara ulaşabilmek için her fırsatı
değerlendirmiştir. Önüne çıkan her batılı devlete hedeflerinden bahsetmiş ve
Boğazların kendisine verilmesi gerektiği konusunda ısrarcı bir tavır
sergilemiştir. İngiltere ve Fransa bu olaya pek ılımlı yaklaşmamış hatta bazen
Rusya’ya karşı Osmanlının yanında yerlerini almışlardır. Zaman ilerledikçe
Boğazlar İngiltere ve Rusya arasında büyük sorun olmaya başlamıştı. Tabiki
Osmanlıyla da son zamanlarda çok ters düşmeye başlamıştı. Gerçek şu idi ki
Rusya çıkması çok muhtemel bir savaşta Osmanlı ile aynı safta değil karşı
karşıya olmak istiyordu. Rusya’daki siyasal seçkinliklerin gözünde ülkenin
savaş araçları arasında ilk planda yer alan Lehistan’da kazanılacak topraklar değil
Boğazlar sorununun çözümlenmesiydi. Bu çözümün en ideal yolu Osmanlının
Rusya’ya savaş ilan etmesi gibi büyük bir hata işlemesiyle olabilirdi. Öte
yandan Sazanov müttefiklerine Osmanlı topraklarında gözleri olmadığını Babıali
savaşa girsin veya girmesin Boğazlardaki engelin kesinlikle ortadan
kaldırılmasının tek amaçları olduğunu söylüyorlardı.
Rusya Boğazlar üzerindeki emelleri konusunda batılı
devletlere açık oynuyordu. Onun bu şekilde davranması bazen Batılı aleyhine
durumlar ortaya çıkarmıştır. Osmanlının bence bu konuda en fazla ezildiği
antlaşma Hünkar İskelesi antlaşması olmuştur. Osmanlının antlaşmada bu şekilde
hırpalanması Batılı devletlerin hoşuna gitmemiş, Rusya’nın önünü kapatmaya çaba
göstermişlerdir. Zaman zaman da siyasi politikalar gereği fikir değiştirmek
zorunda kalmışlardır. Fakat en sonunda Boğazların Rusya’ya verilmesi konusunda
hemfikir olmayı başarmıştır. Buna rağmen Rusya Türkiye hakkındaki emellerin
tasdikini ancak I. Dünya harbinin başlarında sağlayabilmiştir. 4 Mart 1915’te
İngiltere ile Fransa birer nota veren Rusya, İstanbul ve Çanakkale Boğazları
ile İzmit’in kuzeye doğru uzanan saha ve Marmara’daki adaların hakimiyeti
hakkının kendisine tanınmasını istemiştir.
Rusya’yı Çanakkale cephesine kadar taşıyan olay
boğazları ve İstanbul’u tamamiyle kendine mal etmesinden kaynaklanıyordu. Fakat
bir türlü siyasi dengeleri yerine oturtmayı başaramadığı için Boğazlar üzerinde
işlettiği politikalardan olumlu bir sonuç alamıyordu. Zaten bu devletin
boğazlara tamamen hakim olma isteği 19.yy ilk yarısından itibaren baş
gösterdiği görülüyor. Boğazları ve İstanbul’u ele geçirebilmek için büyük
devletlerin desteğine ihtiyacı vardı. Bundan dolayı Rusya’nın ilk başvurduğu
devlet; batılı devletler arasında en güçlüleri olan İngiltere olmuştur. Rusya,
Boğazlar ve Balkanlar üzerindeki emellerini gerçekleştirebilmek için 1853
yılında İngiltere ile görüşerek isteklerini dile getirmiştir. Fakat
İngiltere’nin bu dönemdeki düşüncesi
Osmanlıyı iyileştirme kendi kendini yönetir duruma getirme çabası içindeydi.
Osmanlı topraklarının paylaşılması için tasarladığı planı şöyle açıklayacaktır.
“İstanbul’un Ruslar tarafından devamlı işgalini isteyecek değilim.”
Rusya’nın Osmanlı toprakları için beslediği emelleri açıkça bir şekilde dışarı vurması İngiltere ve Fransa’yı yavaş yavaş Osmanlı devletine doğru yanaştırdı. İngilizler görüldüğü gibi Rusya’nın karşısında Osmanlının yanında yer almıştır. Bundaki amacı Hindistan’daki sömürgelerine giden yolu güvence altına almaktı. Neticede Akdeniz ve Hindistan’daki menfaatleri için Fransız ve İngilizler her zaman yıpratmağa çalıştıkları Türklerin yanında tarihte ilk defa harbe gidiyorlardı. İngiltere ve Fransa 12 Mart 1854’te Rusya’ya harp ilan etti. Kırım savaşında güç kaybına uğrayan Ruslar 30 Mart 1856’da imzaladıkları anlaşmanın belli başlı maddeleri şunlardır:
1-Taraflar savaş sırasında işgal etmiş oldukları
bütün toprakları birbirlerine iade ediyorlardı.
2-Osmanlı Devleti Avrupa devletleri camiasına dahil
oluyor ve toprak bütünlüğü ile bağımsızlığı Avrupa devletlerinin ortak
garantisi altına konuyordu. Osmanlının
bu şekilde bir anlaşma imzalaması Rusya’ya karşı bir nevi emniyet kemerini
takmış böylece boğazları güvence altına almış bulunuyordu. İmzalanan
antlaşmanın bu maddeleri Rusya’nın 1841’den itibaren Rusya Boğazlar ve Osmanlı
toprakları üzerinde izlediği politikanın geri tepmesine sebep oluyordu.
Karadeniz’in tarafsızlaştırılması ve buradaki bulunan askerlerin geri gönderilmesi,
tersanelerin boşaltılması Rusya’yı hedeflerinden taviz verdiriyordu. Bu şartlardan sonra Rusya baskılar neticesiyle
1870’de Paris antlaşmasını imzalamaya muvaffak oldu. Bu emrivaki görüşmek üzre
17 Ocak 1871’de Osmanlı devleti Rusya İngiltere, İtalya, Almanya, Avusturya,
Fransa temsilcileri Londra’da toplandılar. 13 Mart 1871’de şöyle ilan edildi.
1-1856 Paris antlaşmasında zikredilen Karadeniz’le
ilgili 11, 13, 14 maddelerin yani askerlikten tecrit edilen Karadeniz tarafsız
hale getirilerek hiçbir devletin tersane kurmaması ve donanma bulundurmasına
dair hükümler kaldırılmıştır. 3-Boğazların gerek barış zamanı gerek harp zamanı
açılması serbesttir. Diğer hükümler 1856’daki Kırım Antlaşmasında olduğu gibi
kabul edilmiştir.
Rusya, zamanın ilerlemesine devletlerin
politikalarını değiştirmesine rağmen o 1840’dan itibaren aynı iz üzerinden
giderek istikrarlı bir politika sergiliyor. Fakat boğazların diğer büyük
devletler içinde çok büyük önem arzetmesi onun yardımlaşacağı devletlerin
sayısının ciddi boyutlarda etkiliyor. Bu sebeple çok maddi manevi, geçen süre
zarfında bir hayli yıpranıyor. İngiltere’den sonra Almanya’nın Boğazlar
hakkında ne düşündüğüne bakalım. Almanya Avusturya ve Rusya’yı bir arada
tutabilmek için 1879 İttifakı ile Avusturya’yı kendisine bağladı. 1887’de Rusya
ile ikili bir antlaşma yaptı. 1887’de Rus-Alman Antlaşması ile politikasını
Rusya’ya tekrar kabul ettirdi. Bu antlaşma ile Bismarc Rusya’yı Almanya’nın
yanına çekebilmek için Osmanlı İmparatorluğunu feda etmiş ve Rusya’nın Boğazları
ele geçirmesini kabul etmiştir. Fakat daha sonra da Almanya’nın Boğazlar ve
Rusya üzerindeki düşüncesi taraf değiştirmiştir. Sebebi Bismarc’ın ölmesiyle
yerine geçen II. Wilhem Rus Alman ilişkilerine gereken önemi veremeyerek
Rusya’nın kendisinden ayrılmasına sebep olmuştur. Bu da Birinci Dünya
savaşındaki İttifak ve İtilaf devletlerinin ayrılmasında bir nevi yön
belirleyici oldu.
Şimdi de I. Dünya Savaşı öncesinde bloklaşmanın hangi
yolu takip ettiğine bir bakalım. Üçlü İtilaf üç anlaşma ile olmuştur. Bunlar
1894 Fransız-Rus İttifakı, 1904 İngiliz-Fransız sömürge antlaşması ve 1907
İngiliz Rus sömürge antlaşmasıdır.
Fransa’nın ise Almanya’ya tarihten gelme bir garezi olduğundan Fransız ve Rus
genelkurmayı arasında herhangi bir tehlikeye karşı askeri bir işbirliği antlaşması imzalanmıştır.
İngiltere ile Ruslar arasında Boğazlar büyük bir problem olmasına rağmen
20.yy’daki İttifak antlaşmasında Rusya ile uzlaşı içerisine girilmiştir.
İngiltere’nin de Osmanlıya yüz çevirerek Rusya ile beraber olması Osmanlıyı
Dünya siyasetinde tek başına bırakmıştır. İngiltere’nin Osmanlı
İmparatorluğunun bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü Rusya’ya karşı koruma
politikası 1878’e kadar devam etti. Bu
tarihten sonra İngiltere bu
politikayı terketti. Çünkü 1877-78 Osmanlı-Rus
savaşı İngiltere’ye şunu gösterdi ki Osmanlı İmparatorluğu çok zayıftır
ve yıkılmaya mahkumdur. Osmanlı güçlerini birleştirerek devleşen batılı
devletler karşısında adeta erimiştir ve isteklere boyun eğmek zorunda
hissetmiştir kendisini. Rusya’nın ise burada tek korkusu kendisinden önce
İngiltere ve Fransa’nın Boğazlara yerleşmesinden tedirgin oluyordu. İngiltere
ve Fransa’nın Rusya’yı kendi saflarına çekmek için Boğazların statüsünde Rusya
lehine değişiklik yapılacağı konusunda şifahen taahhütte bulunmuşlar, ona
yazılı bir belge vermekten kaçınmışlardır.
Sonuç olarak
1915 yılında İngiltere ve Fransa İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını Rusya’ya
vermeyi kabul ettiler. Lakin ne var ki 1917 yılında Çarlık rejiminin yıkılması
1915 anlaşmasının fiiliyat alanında gerçekleşmesine imkan vermedi. Boğazların
ele geçirilmesi tasarısı daha ciddiyetle ele alındı. Bu fikrin şampiyonu
Bahriye Bakanı Vinston Churcill idi ve ona göre Çanakkale Boğazı donanma ile
zorlanırsa, Boğazları ve İstanbul’u ele geçirmek mümkün olurdu.
Rusya artık kağıt üzerinde yaptığı anlaşmaları
fiiliyata dökmesinin zamanının geldiğini düşünüyordu. Dünya devletleri siyasi
çıkarları neticesinde bloklaşmış, olabilecek bir savaş ihtimaline karşı tedbir
almaya başlamışlardı. Dünya devletlerinin tedirginlik için hazırlık yapmalarına
karşı Rusların sıkıntısı; Boğazlar ve İstanbul üzerinde kilitlenmiş
bulunuyordu. Bunu Rus Dışişleri Bakanı Sazanov şöyle dile getirmiştir;
Ne yapılırsa yapılsın Osmanlı devleti çökecektir.
Dolayısıyla payımızı almaya ve İstanbul ile
Boğazları başkalarının yerleşmesini önlemeğe hazır olmalıyız. Sazanov’un
kullandığı bu mantıktaki iki yüzlülük şuradadır ki Osmanlı devletini çöküntüye
götürecek olan en önemli dış amillerden birini Balkan bağlaşmasını ve onun
sonucu olarak Balkan savaşını baştan başa Rusya hazırlamıştır.
Rusya hedefleri için ilk olarak Osmanlı içindeki
azınlıkları kullanmaktan çekinmedi. Ermenilerin haklarını savunmak bahanesi ile
Osmanlı iç işlerine karışarak ordusu üzerinde denetleme hakkı elde etmeye
çalışan Rus hükümeti olmuştur. Bir diğer mesele de Slavların bu şekilde karışık
halde bulunması ve Avusturya’nın durumdan yararlanabileceği ve Balkanlara
egemen olabileceği de Rusya’yı çok fazla tedirgin ediyordu. Ne olursa olsun
İstanbul ve Boğazları ele geçirmek istiyordu. Balkan Savaşlarından önce Rusya
ile İtalya arasında Boğazlar meselesi üzerinde bir anlaşma yapıldı. Rusya
İtalya’nın Trablusgarp üzerindeki
hakkını tanıyacak İtalya ise Rusya’nın Boğazlarda emniyet elde
etmelerine itiraz etmeyecekti. İngiltere ile Fransa tarafından desteklenmediği
için desteksiz kaldı. Türkiye ile de anlaşamayınca Rus hükümeti Balkan
savaşının ateşleyicisi oldu.
Rusya iyiden iyiye İstanbul ve Boğazlar için
endişelenmeye başlamıştı. Kendi ülkelerinin güvenliğini sanayileşen ülkeler
karşısında İstanbul ve Boğazlarla güvence altına almaya çalışıyordu. Boğazlar
için savaşmaya götüren diğer önemli sebepler de göz ardı edilmemelidir. Boğazları
ele geçirmesi halinde hem ekonomisi düzelecek hem de ülke topraklarını kendince
güvence altına almış bulunacaktı. En işlek liman ve demiryolları Karadeniz ve
Baltık denizinde idi. İkinci yol Alman donanmasının ablukası altındaydı.
Birinci yolu da açıp kapamak Türkiye’nin elindeydi. Bu yol açık olsa hem Rusya
demiryollarının cephe hizmeti dolayısıyla kuzeye Petrogra’da taşıyamadıkları
Ukrayna buğdayını ihraç edip döviz sıkıntısını hafifletecek ve Amerika’dan
aldığı silahlar için mali bakımdan İngiltere’ye daha az yük olur, hem de
bağlaşıklarından ve Amerika’dan alacağı silah ve cephane ile sonsuz
kalabalıklarını yeni savaş kurallarına göre donatabilirdi.
Rusya’nın da bu şekilde hareketlerde bulunması gerek
İngiltere’yi gerek Fransa, İtalya ve Almanya’yı bir tedirginlik içinde
bırakıyordu. Çünkü Boğazlar bu devletler ve güvenlikleri içinde konum
itibariyle önem arzediyordu. Bu devletlerin herbirinin Rusya’ya yaklaşımları
farklı olmuştur. İngiltere İstanbul ve Boğazların Rusya’ya geçmesinin kabulü
karşılığında ileri sürdüğü istek ve şartlar sayılır özetleri aşağıdaki yedi
maddede toplanılmıştır.
1.Rus toprakları dışındaki yerlerle yapılacak tecim
için İstanbul’da bir sağlam liman kurulması,
2.Boğazlardan tecim gemileri için serbest geçişin
sağlanılması,
3.Çanakkale savaşlarına Yunanistan gibi devletlerin
katılmasına Rusya’nın itiraz etmemesi,
4.Bulgaristan’la Romanya Rusların Boğazları
almasından kuşkulanmaktadırlar. Rus hükümeti onları yatıştırmaya çalışacağını
ve keza onların bizim tarafa katılmalarını kendileri için faydalı kılacağını
İngiltere hükümeti umar.
5.İslam kutsal yerleri ve Arabistan Müslüman bir
yönetim altında kalmalıdır.
6.1907 tarihli İngiliz-Rus anlaşmasına göre tarafsız
sayılan İran bölgesi İngiltere’ye ait olacaktır.
7.En çok Bulgaristan’la Romanya bakımından ve bazı kuşkuları uyandırmamak düşüncesi ile
bu anlaşma gizil kalmalıdır. Ruslar hemen hemen bütün maddeleri kabul
etmelerinin yanısıra Afgan sınırı Rus Bölgesine katılmasını doğru bulur.
Yukarıda da görüldüğü gibi Rusya’nın isteklerine
karşı İngiltere kendi menfaatlerini korumak amacıyla bir çok ayrıntıya
girmiştir. Özellikle Hindistan ve Akdeniz’deki sömürgelerinin tehlikeye
düşmemesi önceliğini göz önünde bulundurmuştur. Öte yandan bir başka müttefik
devlet olarak seçilen Fransa da aynı politikayı takip etmiştir. Fransa da
Rusya’nın İstanbul ve Boğazları istemesine karşı Çukurova ve Kilikya
bölgesindeki toprakları kendi himayesine geçmesinin teminatını tedarik
etmiştir. Diğer yandan Almanya da Rusya ile ikili temaslarda bulunmaktan geri
kalmamıştır. Almanya, I.Dünya savaşına kadar biraz iki yüzlü bir politika takip
etmiştir. Savaştan önce Rusya ile ılımlı ilişkileri adeta sağ gösterip sol
vurması ile sonuçlanmış. Bunun sebebi ise Rusya’nın Boğazları ele geçirme
sendromuna girmesi. Eğer bütün antlaşmalara karşı İngiltere ve Fransa Boğazlara
ve İstanbul’a Rusya’dan önce yerleşirse ne yapabilirdi. Hep bunun korkusunu
çekiyordu. Almanya’dan kendisi için
fırsat gördüğü bu durumdan yararlanmak istiyordu. Yani bu dönemde Osmanlıyı
arkasından vurarak diğer ittifak devletleri gibi Rusya ile paylaşım antlaşması
için masaya oturuyordu. Almanya bu olay ile dostunu düşmanına tercih etmiştir.
Almanya’nın 1915 sonlarında Rusya ile Barış Denemesi
-
Moskova sanayicilerince
hazırlanmış olan gümrük tarifesi tasarısının kabulü,
-
Boğazların
tarafsızlaştırılması,
-
Almanya ve Rusya lehinde sınır
düzeltilmesi arasında bir ara devlet olacak olan büyük Lehistan’ın kurulması,
-
Doğu Prusya’da Rusya lehinde
sınır düzeltilmesi,
-
Almanların eline düşmüş
bulunan Rus topraklarının boşaltılması,
-
Müşterek düşman olan
İngiltere’ye karşı bir Rus-Alman bağlaşması düşüncesini savunmuştur.
Almanlar 1915 yılında en çok Çanakkale vuruşmaları
sırasında Rusya ile ayrı barışa kavuşmak için yaptıkları denemelerin
başlıcaları bunlardır.
Hal böyle iken Osmanlının seçeceği en mantıklı
seçenek hangisi olurdu? Savaşa girip boğazları düşman gemilerine kapatarak
savunması mı, yoksa tarafsız kalarak Boğazları tarafsız hale getirmesi mi? Eğer
savaşa seyirci kalsaydı Rusya’nın bu savaştan sağ salim çıkmasına yardımcı
olurdu. Çünkü Boğazlar yansızlaştırılacaktı ve Rusların Boğazlardan geçerek
gelen yardımı almalarına kolaylık sağlamış olacaklardı. Dolayısıyla Osmanlı
Devleti’nin savaşa katılarak Boğazları kapatması Rusya’nın aleyhine olmuştur.
Batılı devletler Rusya’ya kolay yardım ulaştırabilmek için savaş döneminde
türlü entrikalara başvuruyorlardı. Bunlardan biri 1914 sonlarında İngiltere’de
Çanakkale saldırısı düşünüldüğü sırada esas amaç Rusya ile kolay ve verimli bir
yoldan bağlantı kurmak olmayıp Osmanlıyı en can alacak noktasından tehdit
ederek onun kuvvet göndermesini ve daha sonra da Sarıkamış vuruşmaları
sırasında Rusya’ya aşırı baskı yapmasını önlemekti.
Bu olayların sonucunda Rusya kendisini I. Dünya
Harbinin içinde buldu. Osmanlı donanmasının başında o dönemde Alman Amirali
Suşon bulunuyordu ve Kasım 1914’te Enver’den aldığı talimatnameyle Karadeniz
saldırısını başlatmayı uygun gördü. Osmanlının bu şekilde tarafsızlığını
bozarak Rusya’nın karşısında Almanya’nın yanında savaşa girmesi bütün dengeleri
alt üst etti. Savaşa girmesiyle birlikte Rusya’nın yardım kapısı olarak gördüğü
Boğazlar kapandı. Böylece Rusya ve Romanya’nın bağlaşıkları ile ilişkisi
kesilmiş oluyordu. Osmanlının savaşa girmesi harbin kaderini değiştirdi ve iki
yıl uzamasına, Rusya’nın ağır kayıplar almasına sebep oldu.
İngiltere Bahriye Nazırı Winston Churcill gerek
Rusya’ya destek olmak gerekse Osmanlıyı bir an önce savaştan saf dışı etmek
amacı ile Çanakkale cephesini başlatırken Babıali’nin hasımları kağıt üzerindeki
gizli antlaşmalarla paylaşıyorlardı. 18 Mayıs 1915 tarihli İstanbul
Antlaşmasıyla Boğazların sahibi sayılan Rusya tarihsel misyonunu bir bakıma
gerçekleştirmiş oluyordu. Ne var ki Çanakkale cephesi açısından 10 ay sonra
İtilaf devletlerinin yenilgisi ile çökmüş ve 1917 Kasımında iktidara gelen
Bolşevikler Çarlık arşivindeki bütün gizli antlaşmaları emperyalizmin örnekleri
olarak yayınlamışlar ve İstanbul Antlaşmasını tanımadıklarını ilan etmişler.
Rusya I. Dünya Harbiyle beraber emellerine ulaşacak
memleketin anahtarı olarak gördüğü İstanbul ve Boğazları ele geçirecekti. Fakat
evdeki hesap çarşıya uymadı. Ekim 1917 de çıkan Bolşevik ihtilali bütün
planları altüst etti. İzlediği politika ters tepti ve iç işlerinde kolay kolay
aşılamayacak yıkımlara sebep oldu. İhtilal yalnız Kafkaslardaki Türk-Rus
harbini değil aynı zamanda Rusların Rus idaresindeki milletlerin kaderlerine de
tesir edecek şekilde değişti.
Peki Rusya bu savaşa girerken ne umuyordu? Özellikle
savaşın cephelerinden en önemlisi olan Çanakkale’den ...
Çanakkale teşebbüsünün gayesi şu noktalarda
toplanmaktaydı:
1-Boğazlar ve İstanbul müttefiklerin eline geçerse
Osmanlı Devleti için barışı kabullenmekten başka çare olamaz.
2-Boğazlar ele geçirilirse Rusya ile yakın temas
kurulmuş olur, Rusya’ya silah ve malzeme sevki Rusya’nın da buğdayından
faydalanma sağlanmış olurdu. Batılı devletler özellikle Osmanlıya karşı bu
önemli cepheyi açarken akıllarından yukarıdaki fikirleri geçiriyorlardı. Fakat
bu düşünce Rusya’ya büyük huzursuzluk veriyordu. Çünkü o devletlerin siyasi
güvenirliklerine pek inanmıyordu ve aldatılarak sırtından vurulmaktan çok
korkuyordu. Bu nedenle İngiltere ve Fransa’ya şu notaları verdi:
İstanbul şehri, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının
doğu kıyısı ile Sakarya Nehri ve İzmit Körfezinin sonradan tespit edilecek bir
noktası arasında kalan topraklar Marmara denizindeki Adalar Rusya’ya ilhak
edecektir.
Rusya işte bu rüyalar içinde I. Dünya Harbinin olumlu
olarak sonuçlanmasını dört gözle beklerken müttefiklerinden gerekli yardımı
alamadığından dolayı iç karışıklıklar yaşamaya başladı. Emperyalist Çarlık
Rejiminin destekçileri olan toprak ağaları ile zengin iş sahiplerinin ellerinde
bulundurdukları ve gayet kötü durumdaki köylü ile işçiler komünistlerin
kışkırtmasıyla isyan etmişlerdir. Rusya’nın büyük merkezlerinde meydana gelen
bu ayaklanmalar kısa zamanda yayılarak tam bir ihtilale dönüşmüştür.
Rusya’da artık yönetim Bolşeviklerin eline geçmiştir.
Yönetimin değişmesiyle birlikte siyasi ve askeri konularda izlenilen strateji
de değişmiştir. Bolşevikler daha başa geçmeden evvel I. Dünya Harbi’nin bitmesi
doğrultusunda çalışmalarını sürdürüyorlardı. Bu düşünce doğrultusunda savaşın
uzamasıyla birlikte Osmanlı ile, Kafkas-Türk Cephesindeki Rus-Türk harekat
orduları arasında sulh sözleşmesi yapılmıştır. Bu sözleşme 5 Aralık 1917
yılında imzalanmıştır.
Çarlık idaresine nihayet vererek idareyi ele olan
Bolşevik Hükümeti 7 / 8 Kasım 1917
gecesi duruma tamamen hakim olarak ilk kararlarını da almaya başlamıştı.
Kararlardan başta gelenlerinden biri de yukarıda bahsettiğim üzere birkaç
seneden beri devam eden ve savaşa iştirak eden devletleri de yeteri derecede
yıpratan I. Cihan Harbini sona erdirmek çarelerini araştırmaktı. Yukarıda 5
Aralık 1917’de Erzincan’da yapılan mütareke ile Türk ve Rus cephesindeki harbe
son verilmişti. 3 Mart 1918’de beş müttefik devletin iştirakı ile yapılan
Brest-Litovsk barışı ise I. Cihan Harbini sona erdirmiştir.
Brest-Litovsk görüşmeleri üç devre halinde görüşüldükten
sonra karara bağlandı. Başa geçen Bolşevik hükümeti kendisinde baş gösteren
ihtilal harekatının tüm Avrupa’ya yayılmasını bekliyordu. Böylece Avrupa
karışacak ve görüşmelerde ezilen değil, ezen konumunda olacaktı. Ruslar aynı
politikayı kullanarak Osmanlıyı da azınlık konusunu gündeme getirerek
parçalanmasına zemin hazırlamaya çalışıyordu.
Doğu Anadolu’da bulunan Ermeni topluluğuna bir
muhtariyet temin edilmesi konusunda çabaları vardı. Kendisi Doğu Anadolu’yu
boşalttığını iddia etmesine rağmen burada bulunan asker ve mühimmatın Ermeni
çetelerine aktarıldığı söyleniyor. Burada bulunan Ermeniler de elde ettikleri
ileri teknoloji silahları kendilerini korumak için Kürtlere karşı değil
Müslüman halka karşı kullanmıştır. Antlaşmanın uzamasına sebep olan diğer bir
konu da Ukrayna’nın bir Cumhuriyet olduğunu kabul etmeyişinden
kaynaklanmaktadır. Bu durum karşısında Almanlar Ruslara cephe olarak
Petrograd’a bir ültimatom vermişler ve arkasından da askeri harekata
girişmişlerdi. Rusya’nın Batı ve Güney bölgeleri Almanya ve Avusturyalıların
eline geçmiş hatta Petrograd’a kadar yaklaşmışlardı. Bu ilerleyiş karşısında
zor durumda kalan Rus devlet merkezi Petrograd’dan Moskova’ya taşınmıştı.
Bolşevikler Almanlar karşısında isteklerine itiraz edememişler, Almanların çizdikleri
hat kabul edilmiş, Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı Devleti’ne katılmıştı.
Müzakereler 3 Mart 1918 de sona ermiş barış imzalanmıştı.
Brest-Litovsk Antlaşması Osmanlı Devleti tarafından
28 Mart 1918’de Meclisteki bütçe müzakereleri esnasında bu konuda Ahmet Nesimi
Bey’in geniş izahatı sonunda kabul edilip tasdik edilmiştir. Rusya’da ise
bilhassa Alman isteklerinin yerine getirilmesi ile yapılan antlaşma için
Sovyetler Kongresinde aleyhte tezahürler olmuştu. Fakat neticede 16 Mart
1918’de kabul edilmiştir. Antlaşma metni her iki tarafın kendi dillerinde
yazılmış olarak 17 Temmuz 1918’de Berlin’de yapılan bir protokol ile karşılıklı
tasdiknameler teati edilmiştir. Fakat Brest-Litovsk Antlaşması uzun müddet
geçerli olmamış, antlaşmayı yapan devletler yine kendileri az bir zaman sonra
bunun maddelerini hiçe saymışlardır. Türk kuvvetlerinin Bakü’yü 14 Eylül’de
işgal etmeleri üzerine 20 Eylül’de Sovyetler, Türkiye’ye verdikleri nota ile
Brest-Litovsk barışının ortadan kalktığını bildirmişlerdir.
Görüldüğü gibi Türk Rus münasebetlerini ve
Çanakkale’de Rusya faktörünü incelediğimiz dönemler (1850-1920) arasında,
Rusya’nın siyasi politikalarla Osmanlı’yı alt ederek İstanbul ve Boğazları ele
geçirme çabası görüyoruz.
Ruslar tarih sahnesine bin yıllarında çıkmışlardır.
Türklerin ise tarih sahnesinde rol almaya başlamaları İ.Ö. 224 yıllarında
Türk-Hun imparatorluğu ile gerçekleştirmiştir. 11.yy dan itibaren devletle
olduğu gibi Osmanlı ile de önemli antlaşmalara imza atmıştır. Rusya’nın 1840
yıllardan itibaren dünya devletleri üzerinde takip ettiği politikası
değişmiştir. Artık tamamen Osmanlı topraklarının kilit noktası olan İstanbul ve
Boğazlar üzerinde taşlarını oynatmaya başlamıştır. Rusya’nın politikasını
değiştirdiği dönem Osmanlının yavaş yavaş gerileyerek çöküşe gittiği döneme
tekabül eder. İşte bu devirde Osmanlı için tarihçilerimiz şu atasözünü uygun
görmüşlerdir. “Denize düşen yılana sarılır.” Osmanlının zor durumda kalıp ağır
şartlar taşıyan Hünkar İskelesi Antlaşması’nı Rusların isteği doğrultusunda
imzalamak zorunda kalması onu bu atasözündeki durumla denk tutulmasına sebep
olmuştur.
İtilaf devletleri de ilk başlarda Osmanlının yanında
olmasına karşın işin vehametini farkettikten sonra Rusya saflarında yardımcı
görevinde bulunmaya başlamışlardır. Rusya’nın hasta adam olarak nitelendirdiği
Osmanlıyı bir an önce parçalamak istemis ve bunun tek yapılmayacağı düşüncesi
ile İngiltere’ye başvurarak hedeflerine ulaşmaya çalışmıştır. 1878-1923 yılları
arasında geçen kırk beş senede yedi büyük savaş yaptık. Türk-Rus Savaşı, Girit
Savaşı, Trablusgarp-Libya Savaşı, I.ve II. Balkan Savaşları, Yemen savaşı, I.
Cihan Harbi ve Kurtuluş Savaşı. Bu savaşlar arasında Türk milleti yönetim
değişikliğine de uğrayarak daha demokratik bir hal arzetmeye başlamıştır.
Rusya’ya gelince uzun yıllar yoksul düşmüş, işsiz
kalmış Rus halkının durumunu düzeltmek, büyük toprak sahiplerinin zulmünü
önlemek için Rusya’da bir halk harekatı başlamış Çarlık yönetimine son
verilmiş, komünizm denen gözde halka refah getirerek bir rejim egemen
kılınmıştır. Bu iş için bütün dünyadaki özel ve tüzel kişilerin taşınır
taşınmaz mallarını kamulaştırmıştı. 1917 yılında gerçekleştirilen bu girişim I.
Cihan Savaşı sonlarına rastlar. Çarlık Rusyası 1914’te başlayan bu cihan
savaşında İngiltere ve Fransa’yla birleşerek İtilaf devletleri cephesi
oluşturulmuştu. Ama İngiliz-Fransız donanmaları Çanakkale’de de Türk ordularına
yenilince Rus çarlığının çökmesi hızla gerçekleşir.
Çarlığın devrilip Bolşeviklerin yönetimi ele
geçirmesiyle Rusya’nın görünüşteki politikası da değişir. Bolşeviklerin
ifadelerine göre daha özgürlükçü daha liberal bir ortam getireceklerini beyan
ederler. Hakimiyeti altında bulunan azınlık Türk muhtarlıklarına daha fazla
haklar tanıyacaklarını söylerler. Fakat durum hiç de dedikleri gibi olmaz.
Türklerin bağımsızlık zaafından yararlanarak bölgede onları maşa gibi
kullanırlar ve topraklarını genişletmek, hakimiyet sınırlarını artırmak için
ellerinden geleni yaparlar.
Bu arada da bir nifak
makinesi olarak çalışmaktan
arda kalmazlar. Ülkelerinden çıkan devrimin diğer Avrupa devletlerine dalgalar
halinde yayılması için türlü entrikalar çevirirler. Bu düşüncenin baş mimarı
olan Lenin ve Stalin Rusya’yı gerçekleştirmek istedikleri geniş çaplı ihtilal
hareketiyle dünyanın en güçlü devleti yapmaya çalışırlar. Fakat planlarının
hiçbiri tutmaz. Boğazlara ve İstanbul’a da sahip olamazlar. Başlangıçta
oldukları sınırlara geri dönmek zorunda kalırlar.
ADANIR, Fikret, “Balkan Ulusal Kurtuluş Hareketleri ve Osmanlı Rus
İlişkileri”, Türk-Rus İlişkilerinde 500 Yıl, T.T.K. Yay. Ankara, 1999
ARMAOĞLU, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi
Tarihi, Türkiye İş Bankası, Kültür Yay., Ankara, 1983
BAYUR, Hikmet, “Çanakkale Vuruşmaları
ve Onların Tepki ve Sonuçları”, Türk İnkılap Tarihi, c. III, Kıs. II, T.T.K.
Yay. Ankara, 1999
, XX. Yüzyıl Türklüğün Tarih ve Acun Siyasası Üzerindeki Etkileri,
T.T.K. Yay. Ankara, 1974
DURAN, Tülay, “Bolşeviklerin
Batılılarla İlk Diplomatik İlişkileri, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, Sayı: 37, Ekim 1970
KOCABAŞ, Süleyman, Tarihte Türk-Rus
Mücadelesi, Vatan Yay., İstanbul, 1989
SARAY, Mehmet, Türk-Rus Münasebetlerinin Bir Analizi, Milli Eğitim
Bakanlığı Yay., İstanbul, 1998
ŞİMŞİR, Bilal, “1878-1918 Yıllarında
Türk-Rus İlişkileri”, Türk-Rus İlişkilerinde 500 Yıl, T.T.K. Yay. Ankara, 1995
TEKİN, Yuluğ, “1878-1919 Arasında
Türk-Rus İlişkilerinin Siyasal Anatomisi”, Türk-Rus İlişkilerinde 500 Yıl,
T.T.K. Yay. Ankara, 1995
Ayşen KULAK