I.DÜNYA SAVAŞI’NDA OSMANLI iMPARATORLUĞU
I.Dünya Savaşı Osmanlı’nın istemeden de
olsa girdiği büyük bir savaştır. İtilaf Devletlerini oluşturan İngiltere, Rusya
gibi ülkelerle Almanya’nın sanayi devriminden sonra hızlanan büyüme ve kaynak
bulma arayışının bir sonucu olan bu savaşta tüm gözler Osmanlı’nın üzerine
dikilmiş paylaşılma ümidiyle hayaller kurulmuştur.
Çok
kötü bir ekonomi ve henüz yeni çıktığı Balkan savaşının verdiği yorgunlukla acz
içinde yönetilen ülkenin kendini bu savaşın içinde bulması çok da zor olmadı.
I.BÖLÜM “ SAVAŞTAN ÖNCEKİ DURUM”
1.)
MEMLEKETİN GENEL DURUMU
1914’lü yıllarda Osmanlı,
Avrupalıların deyimiyle Doğunun “ Hasta
Adam” yorgun ve halsizdi. 1. Dünya Savaşı’na girecek durumda değildi. Daha yeni
çıktığı Balkan Savaşının yaralarını saracak zaman bile bulamamıştı. 1911
Trablusgarp ve 1913 Balkan muharebeleri yenilgileri Osmanlı’nın adeta belini
bükmüş ve kendisine gelmesi çok zor olan bir süreç içerisine girmesine neden
olmuştur.
Genç Türklerin iktidara
geldiği 5 yıl içinde büyük toprak kayıplarına uğramıştı.örneğin; “ Bulgaristan
bağımsızlaşmış, Selanik, Girit, Ege Adaları Yunanistan’a kaptırılmıştı. İtalya
Trablusgarb’ı ve Oniki Ada’yı ele geçirmiş; İngiltere Mısır üzerine
protektora ilanının ardından Kıbrıs’ı ilhak etmişti. ”
En değerli ordularını bozgunda kaybetmiş; kucak dolusu paralar ödenerek
dışarıdan satın alınmış silah top cephane ne varsa onlarda ekim ve kasım ayının
çamurlu, yolsuz Rumeli topraklarında düşmana terkedilmişti. Koca imparatorluk
çağın, sanayi devriminin, bilim ve teknolojinin çok gerilerinde kalmış: zengin
Avrupalıların kapitülasyon denen ekonomik ve mali boyunduruğu altında ezikti.
Ülkede ne sanayi
denebilecek bir tesis, ne de tam anlamıyla yapılan bir tarım vardı. Gaz
yağından iğnesine, silahından mermisine her şey için dışa bağımlı olan
memlekete ne düzgün bir yol,ne bir liman, ne de fabrika vardı. İhmale uğramış
insanları fakir ve okutulmamış, devlet yönetimi çürümüş hazinesi tamtakır
olmuştu.Çürümüş ,hazinesi tamtakır olmuştur “ Bir yıl öncesinden beri Alman
askeri Türk ordusunda geniş ıslahat yapmış fakat Balkanlar’daki
yenilgiler
büyük zarar getirmişti.
Bir çok
bölgelerde asker aylardan beri maaşını alamamış, orduda moral kalmamıştı.
Donanmada mutsuz ve demode bir haldeydi. Çanakkale’deki Garnizon perişandı.
Silahları ise çağdışı idi
2.) HÜKÜMETİN GENEL
DURUMU
Siyasal durum ise tam bir karmaşa idi. “
İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı olan Genç Türkler, 1909’da padişahı tahtan
indirerek pek çok çevrede özellikle aydın
çevrede tam bir destek kazanmıştı.” Ama 5 yıllık savaş ve iç
bunalımlar gereğinden de fazlaydı. İmparatorluğun derme-çatma hükümeti bir
başka hükümeti iş başına getirerek kuvvetlenmek, durumu düzeltmek imkanı
kaçırmış; Genç Türklerin enerjileri kendi başlarını kurtarmanın umutsuz ve
yalın mücadelesinde tükenmişti.
Artık ne demokratik seçimlerden, ne
özgürlükten, ne bütün ırkların eşitliğinden ne de hilal altında birleşmeden
bahseden yoktu.
Mali yönden hükümet iflas etmiş: ahlak yönünden eski zorbalık ve irtikap
günlerine geri dönülmüştü.
Durum
böyle olunca yani istikrarsız politikalar ardı arkasına uygulamaya devam edince
İttihat ve Terakki yönetimi de gittikçe halkın gözünden düşmektedir. Çünkü
politik durum tam bir keşmekeşti. İttihat ve Terakki’nin iktidara gelişi ile
Sultan Abdülhamit’in tahtan indirilmesi önceleri dünyanın her yerinde olduğu gibi
memleket içindeki çıkarcı çevrelerde iyimserlikle karşılanmıştır. Ancak aradan
geçen beş yıl zarfında olup bitenler İttihat ve Terakki’ye oldukça sarsmıştır.
“ Jön Türkler’in mücadeleleri politik
bir kavga haline gelmiştir. Artık ilk günlerin parlak sözlerinden, serbest
seçimlerden, daha öncede belirttiğimiz gibi imparatorluğu meydana getiren
çeşitli din ve milliyetteki unsurların eşitliğinden bahseden yoktu”
“ İlk yıllarda
muhalefet hemen hep Ayan Meclisi’nde görülmekte olup, bu yolda en ileri giden
“Ahmet Rıza”dır. Mebuslar ise İttihat ve Terakki’den olmaları dolayısı ile
başlangıçta pek sessiz duracaklar ve sonlara doğru kınayıcı olmaya
başlayacaklardır.
II.
BÖLÜM “I. GENEL SAVAŞIN
BAŞLAMASI”
1.) SAVAŞ SIRASINDA OSMANLI HÜKÜMETİNİN
İZLEDİĞİ POLİTİKALAR
Dünya
kaçınılmaz bir paylaşım savaşına doğru yönelirken, Osmanlı
İmparatorluğu da bu savaşın yanında
sessiz yada başka bir değimle tarafsız kalmayacağını fark etmişti. Çünkü
taraflardan hangisi kazanırsa kazansın
Osmanlı İmparatorluğu’nun
yeniden paylaşımı kaçınılmaz bir şekilde ortaya konacaktı. Bu durumda
yapılabilecek en doğru hareket “ölünecekse savaşarak ölmek” sözünde
özetlenebilirdi. Bu da yandaş aramak onunla birlikte savaşa girmek demekti.
Halk ve İttihatçı üyeler Osmanlı’nın
I.Dünya Savaşı gibi diğer bir savaşa girmesi taraftarları değillerdi. Bu arada
alman Ordusu üyeleri askerimizi eğitmeye başlamışlardı.
İttihatçılar Almanya yerine İngiltere
ve Fransa’ya yakınlık duyuyorlardı. Almanya sadece Enver Paşa ve diğer
subaylara yakın geliyordu. Çünkü, Almanya’da eğitim görmüşlerdi. Almanlar da
ittifakda çok istekliydi.
“İngiltere’nin parası vardı. Denizlere
hakimdi. Fransa ve Rusya onunla beraberdi. Ancak İngilizler bizimle ittifak
konusunda istekli değillerdi. Çünkü Genç Devrimcilerin hükümetini ciddiye
almıyorlar, onların her an düşürülebileceklerinden korkuyorlardı. Genç Türkler
Londra’ya Türk-İngiliz anlaşma teklifiyle geldiklerinde bu sebeple
atlatıldılar”.
Görüleceği üzere İngiltere, Genç Türkler’in iktidarına güvenmiyor ve onlarla ittifak
yapma teklifini reddediyordu. Ancak durum böyle olmasına karşılık Osmanlı
üyelerinden Hakkı Paşa, İngiltere ile problemli konuları halletmek ve ittifaka
zemin hazırlamak amacıyla Londra’ya gönderilmiştir.
Müzakerelerde
“ Basra Körfezi ve Güney Arabistan’da karşılıklı nüfuz bölgeleri
belirlenmiştir. Fırat ve Dicle nehir taşımacılığı imtiyazı İngiliz şirketlere verildiği gibi Bağdat ve Basra
mahalli tren inşa imtiyazı da
İngilizler’e bırakılmıştır. Bunlara karşılık İngiltere iktisadi
kapitülasyonlardan-diğer devletler de onaylarsa- vazgeçmeyi ve Bağdat
demiryolunun Basra’ya uzatılmasına itirazını geri alacaktı.”
Diğer yandan Balkan savaşları
sırasında edinilen borçların tasfiyesi ve yeni borçlar için Maliye Nazırı Cavit
Bey, Fransa’da faaliyettedir. Fransa da tıpkı İngiltere gibi borç yanında
kapitülasyonlardan vazgeçmeye ancak diğerleri vazgeçerse razı olacağını
belirtmiştir.
“Son bir çare olarak 1914 Mayıs’ında
Rus Çarı yaz tatili için Kırım’a geldiğinde Talat Paşa ziyaretine giderek
ittifak teklifinde bulunmuştur.”
Rusya’nın o dönemdeki askeri gücünden
bahsetmek gerekirse ordusunun çok güçlü ve disiplinli olduğunu söylemek yerinde
olacaktır. Ancak sanayii beklenmedik bir süre alan siper savaşı için gerekli
olan bolca cephaneyi ve ağır obüs toplarını yeter ölçü ve zamanda yetiştirecek
derecede gelişmemişti. Bu bakımdan ise İngiltere ve Fransa geri durumdaydılar.
Bunun yanında Rusya’nın en işlek liman ve demiryolları Karadeniz ve Baltık
Denizi’ndeydi . Bu Rusya’nın birinci yoluydu. Bu yolu açıp kapamak Türkiye’nin
elindeydi.
“
Bu yol açık olsa hem Rusya
demiryollarının cephe hizmeti dolayısıyla kuzeye, Petrograd’a yeter ölçüde taşıyamadıkları Ukrayna
buğdayını ihraç edip döviz sıkıntısını hafifletir ve Amerika’dan aldığı silah
ve cephane ile sonsuz kalabalıklarını yeni savaş kurallarına göre
donatabilirdi.”
Osmanlı Hükümeti için boğazları
kapalı tutmak gerekli bir siyasaydı. Seferberlik de zorunluydu. İttihat ve
Terakki büyüklerinde ne diplomasi, ne yönetim, ne de genel siyasa bakımından
bir iktidar yoktu.
Bunu 5 yıl boyunca ( 1909-1914),
imparatorluğu öncekileri çok aşan sonsuz ayaklanmalar içinde bunaldıktan sonra
kendi istekleriyle savaşa girmiş; onu alabildiğince kötü yönetmiş, yenilince
Almanya’ya kaçmış ; orada da rahat durmayıp Anadolu’nun milli mücadelesine
binbir güçlük çıkarıp onu baltalamaya çalışmış olmakla göstermişlerdir.
Yetenekli oldukları tek yön komitecilikti. Bu gibi kimselerin yerinde gerçek
devlet adamları bulunsaydı Boğazlar kapalı olarak uzun bir süre
geçirilebilirdi. “Osmanlı’nın savaşa katıldığı Ekim 1914’te
karşı taraf Boğazlar’ı açmamız için
baskıda bulunmaya başlamıştı.”Ancak ne ilginçtir ki savaş sırasında
Boğazlar’ı açma konusunda aceleci davranmışızdır.
“1914 sonlarında İngiltere’de
Çanakkale saldırısı düşünüldüğü sırada esas amaç Rusya ile kolay ve verimli bir
yoldan bağlantı kurmak olmayıp Osmanlı’yı en can alacak noktasından tehdit
ederek onun Mısır’a kuvvet göndermesini ve daha sonra da Sarıkamış vuruşmaları
sırasında Rusya’ya aşırı baskı yapmasını önlemekti. Buna göre Osmanlı’ya karşı
Boğazlar’dan geçit vermesi için baskı ancak 1915 başında veya yazında başlayabilir ve diplomasi
kuralları gereğince nota alıp
vermeleriyle daha birkaç ay kazanabilirdi.”
Hele
savaşa kendimiz değil, 3 düşman devlet başlamış olurdu ki bunun “kıyılanlar” dünyasında önemi büyük
olurdu. İngiltere Hükümeti de bundan çekiniyordu. Bu yol tutulacağına Talat,
Enver, Cemal takımı İslam alemini ayaklandırmak “Turanı kurtarmak ve buna
benzer hayallerle savaşa katılmaya kararlı idiler. Bu anılan üçlüden en hırslı
ve bilinçsizi Enver Paşa idi. Ordu ve donanmayı gitgide daha büyük ölçüde
Almanlar’ın eline vermişti ve bunlar
Üçlü Anlaşma devletleriyle aramızdaki gerginliği arttırmak ve Osmanlı subayları
arasında savaşa katılma isteğini yaratmak ve arttırmak için her ne olanaklı
idiyse onu yapıyorlardı. Enver Paşa’nın düşüncesine göre Almanlar, savaş
çıkacak olursa Osmanlılar aleyhine genişlemeye kalkışacaklardı. Özellikle hala
Ermeni terörizminin ve kışkırtmacılığının sürdürüldüğü doğuda bu kesindi. Rusya
ise üçlü anlaşma içinde olduğundan İngiltere ve Fransa’dan yardım beklemek güç
olacaktı. Diğer yandan Almanya’nın Ortadoğu’da toprak sorunu yoktu.
“Almanya’nın stratejik çıkarları Ruslar’ın daha fazla ilerlemesini önlemekte yatıyordu.
Müttefiki Avusturya uzun süredir Osmanlı topraklarına göz dikmişse de Bosna ve
Hersek’i almakla karşısına çıkan azınlık sorunlarını topraklarına yeni İslav
toprakları katarak arttırmak istemeyecekti. Enver Paşa’nın düşüncesine
göre Alman taraftarı olmak Osmanlı çıkarları arasında çok daha önemliydi. Çünkü
eğer Osmanlı , Almanya yanında savaşa katılacak olursa Rusya’nın içinde olduğu
itilaf grubu Balkanlar’daki ilerleyişine bir son verecekti. Ayrıca o günkü
şartlar göz önüne alınacak olursa Osmanlı’nın Almanya’dan başka yandaşlara da
ihtiyacı vardı. Bunlardan Bulgaristan ile ittifak gayretindeydi.
“
Osmanlı’nın savaşa girmesinden önceki 4 ay içinde dış politika tek gayreti
Bulgaristan’ı ittifaka çekebilmek için Talat Bey ve Halil Bey , Sofya’ya
giderek Bulgar yetkilileriyle gerekli temasları yapmışlardı. Bulgar’lar ise
Bulgaristan’daki Rus yanlılarının karşı hareketinden korkuyorlardı. Bu arada
kuzey komşuları olan Romanya’nın da Alman yandaşları arasında olmasını
istiyorlardı. Böylece kuzey sınırı güvence altına alabileceklerini
hesaplıyorlardı. Bunu sağlayabilmek için Talat Bey’le Halil Bey Romanya’ya gittiler. Romenler tarafsızlık garantisi
verdiler.” Bu anlaşmayla kuzey sınırımız güvence altına alınmış; en
azından muhalif ülkeden kurtulmuş oluyorduk.
Şimdi
en önemli sorun Almanya ile yapılacak ittifakın şartları ve uygunluğu
konusuydu. Almanya ile bağlantılardan sadece Enver Paşa ve Sadrazam Halim Paşa
haberdardı. Bu da padişahın iktidarının ne kadar zayıfladığının bir göstergesi
idi. Sonunda anlaşma yapılmaya karar verildi. “ Anlaşma, Avrupa’da savaş
başladıktan sonra 2 Ağustos 1915’de imzalandı.”
“Cemal
Paşa anılarında Almanya ile akdin savaştan önce yapıldığını söyler. İttifak
muahidesini hazırlayanlar Sadrazam Said
Halim, Harbiye Nazırı Enver Paşa , Dahiliye Nazırı Talat ve Meclis-i Mebusan reisi Halil Bey’lerdir. Cemal Paşa
henüz Fransız yanlısı olduğu için
kendisine haber verilmemiştir.”
Evet
anlaşma görüldüğü gibi taraftar olan yani Alman yanlısı olan kimselerin isteği
sonucunda imza edildi. Anlaşma bazı maddeleri içeriyordu.
Buna göre 28 Temmuz’da Sırbistan’a savaş
ilan eden Avusturya’ya Almanya’nın yardımı Rusya’ya karşı bir savaşa yol açarsa
Osmanlılar Mihver Devletlerini desteklemek için müdahale edecekti. Almanya da
buna karşılık Osmanlı toprak bütünlüğünün korunmasına yardımcı olacaktı.
Şimdi
hükümet liderlerinin başlıca sorunları kamuoyuna ve toplantıda bulunduğu sürece
anlaşmaların Mebuslar Meclisi’nce onaylanması gerektiği hükmüne karşın
imzaladıkları anlaşmayla imparatorluğa yüklenen yükümlülüklerin nasıl yerine
getirileceği idi. Anlaşma hükümlerine yine dönecek olursak;
“ Sait Halim Paşa Almanya’dan Ege Adaları
ile Batı Trakya’yı istiyor;Yunanistan ile Bulgaristan’a başka yerlerden toprak
ödünü verilmesini öneriyordu; Batı cephesindeki durgunluk ve Ruslar’ın doğudaki
zaferleri Osmanlı barış yanlılarının durumlarını güçlendiriyor; Enver Paşa’yı
ise köstekliyordu. 7 Eylül’de kapitülasyonların kaldırılması özellikle itilaf
devletlerinin ekonomik çıkarlarına büyük bir darbe indirilmesine sebep
oluyordu. Almanya ile imzalanan antlaşma, içerisinde ve hatta sarayda bazı
duraksamalara yol açmışken, Enver Paşa bir Bakanlar Kurulu kararı almak
gereğini bile duymadan hemen aynı gün seferberlik emrini vermiştir.”
Hükümet de yine aynı gün Mebuslar
Meclisi’nin kapatılması için padişahtan aldığı onayı yürürlüğe koymuş ve devlet
borçlarının ödenmesinin ertelendiğini ilan etmiştir. İstanbul’da bu gelişmeler
olurken Alman Genel Kurmay Başkanı Moltke Dışişleri’ne gönderdiği
yazıda;Türkiye’nin Rusya’ya derhal savaş ilan etmesini ister.
Osmanlı
Genel Kurmayı savaşın nasıl gelişeceğini hiç beklemeden Almanya’nın yanında yer
almak için hazırlıklara başlarken, Alman Genel Kurmay’ı da Çarlık Rusyası’na ve
Müslüman İngiliz sömürgelerine harekete geçmek olarak saptamıştı.
Alman
gemileri Çanakkale Boğazı’na doğru yol alırken Osmanlı hükümeti, İngiltere ve
Fransa elçilerine, salt vatan topraklarını korumak amacıyla seferberlik ilan
edildiğini söylemiş; Sırp hükümetine de savaşta yansız kalacağını bildirmişti.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Sultan Mehmet Reşat’ın bu anlaşmadan haberi
yoktu. Bu durum padişahlık makamının devre dışı bırakıldığını gösteriyordu.
O dönemde iktidarda bulunan İttihat ve
Terakki Partisi’nin öncü kadrosu, yapısı itibariyle silik ve sessiz bir
kişiliğe sahip 72 yaşındaki ihtiyar padişah Mehmet Reşat’ı görüldüğü üzere bir
kenara itmiş; dilediğince iş görmekteydi.
Yine anlaşmada belirtildiği üzere “
Osmanlı-Almanya- Avusturyalılar arasında 8 maddelik bu gizli anlaşmanın 2.
maddesi gereğince Rusya’nın Almanya ve Avusturya ile savaşa girmesi halinde
Osmanlı imparatorluğu da müttefiklerinin yanında Rusya’ya karşı savaşa girecekti.
Halbuki Rusya ile Almanya ve Osmanlı
yönetiminin haberi olmadan Avusturya arasında savaş imzadan bir gün önce
başlamıştı.”
Bu anlaşma dahilince Osmanlı’nın savaş
hazırlıklarını bitirene kadar tarafsızlığını koruması kararına varıldı ve anlaşma
bütün dünyadan gizlendi.
“Osmanlı hükümeti 2 Ağustos 1914 günü “
silahlı tarafsız” lığını ilan etti ve ertesi günü yani 3 Ağustos’ta seferberlik
uygulamasına başladı ” İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı devletine tarafsız
kalmasını, böylelikle toprak bütünlüğünün korunacağını garanti
etmişlerdir.Ancak Osmanlı bu sözlerin tutulmayacağını bildiği için pek aldırış
etmemiştir.
Hükümet , meclisin muhalefetini önlemek
için kasıma kadar tatil ederken basına da sıkı bir sansür uygulamasına başlamıştır.
“Buna mukabil 2 Ağustos’ta İngiliz parası
ödenerek İngiliz tersanelerine sipariş edilmiş olan “ Reşadiye ve Sultan Osman
“adlı iki savaş gemisine el koymuştur.
Bu
arada Enver Paşa’nın 5 Ağustos’ta Ruslar’a bir teklifte bulunduğu
görülmektedir. Buna göre “Kafkaslar’daki Osmanlı orduları çekilecek , Balkan
Devletleri Rusya’ya savaş açarsa onlara karşı
kullanmak üzere Osmanlı Devleti Rusya’ya bir ordu tahsis edecek, Alman
askeri heyetini topraklarından çıkaracaktır. Bunlara karşılık Osmanlı yönetimi
meridyen hattına kadar Trakya’dan arazi ve Adalar Denizi’ndeki adalarını istemiştir. Ayrıca Rusya ile 10
senelik bir savunma işbirliği yapacaktır.” Fakat bu anlaşma teklifleri
kabul edilmemiştir.
Ağustos’ta Cemal Paşa İngilizler’e yeniden anlaşma önerdiğinde
aldığı cevap: “Osmanlı devletinin harbe girmesini istemiyoruz. Sizden
istediğimiz kat’i bitaraflıktır. Gerekirse toprak bütünlüğünüz için müşterek
bir senet verebiliriz.” olmuştur.(20) Durum açıktır. Herhangi bir ittifaka
girmeyecek Osmanlı Devleti’ni, Almanya’yı yendikten sonra istedikleri gibi
paylaşacaklardı. Ancak Osmanlı’nın Almanya safında savaşa girmelerinden
endişelendikleri için oyalama safında hareket etmişler, elden geldiğince
tarafsızlık durumunu devam ettirmeye çalışmışlardır. Yani görüldüğü üzere
İtilaf Devletleri Osmanlı’ya sundukları önerilerle onu önce tarafsız kılmak
ardından da aralarında paylaşmak amacındadırlar.Osmanlı‘nın
savaşa girmesini kimi kesim isterken kimileride hazırlıklı olmadığı
gerekçesiyle karşı çıkmışlardır.
Bunlardan “ Cavit Bey savaşa Almanya yanında girmeye karşı
çıkanlardandır. Çünkü örneğin mason locasının tutumu, sürekli ilişki içinde
bulunan finans çevreleri vb. nin etkisi buna sebeptir.
Talat Bey’in ise savaştan yana olduğunu
görüyoruz. Enver Paşa da olaya ne ölçüde “şövalyeci” bir tutumla, geleceğin
ünlü serdarı olma rüyaları içinde bakıyorsa, Talat Bey de sezgilerinin uyarısı
ile kaderci bir yaklaşımla son çırpınışı ve savaşımı Türk’e yaraşır bir biçimde
yapmak açısından savaş istiyordu.
Cemal
Paşa da savaşı istemektedir. Bunlardan Sait Halim Paşa ise kırgındır. Çünkü
açık bir şekilde istifa edeceğini sadrazamdan habersiz böyle eylemlere
girişilen bir yerde hükümet başkanı olarak kalmanın anlamı olmadığını söyledi.
Fakat Talat Bey ve diğerleri buna bir çözüm
bulunacağını söyleyerek istifasını geri aldırmışlardır.”
2.)OSMANLI
HÜKÜMETİ’NİN SAVAŞA GİRİŞİ
Her
ne kadar Osmanlı Hükümeti yönetimi ve bilhassa savaşa taraftar olmayan Sadrazam
Halim Paşa, Maliye Nazırı Cavid Bey ve diğer üyeleri yapılan anlaşmanın savunma
amaçlı olduğunu iddia etseler de Almanya’nın hemen ertesi günü Osmanlı’ya
savaşa girme zemini hazırlamaya başladığı görülmüştür.
“ 3 Ağustos’ta da Fransa’ya ve sömürgelerine
karşı faaliyet için Akdeniz’de bulunan Goben
ve Breslau zırhlılarına hemen İstanbul’a gitmeleri emri verilmiştir.
İngiliz’lerin peşinden geldiği gemiler önce İzmir’e 10 Ağustos’ta da
Çanakkale’ye gelmişlerdir. Hükümetin bilgisi haricinde Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın özel izniyle Boğazlardan
geçmişlerdir.“
Gemilerin boğazlardan geçişleriyle ilgili
bazı spekülatif bilgilerde mevcuttur. Örneğin; Talat Paşa anılarında; Goben ve
Breslav gemilerinin kasıtlı olarak Osmanlı’yı savaşa sokmak için Çanakkale’ye
sığındıklarını kabul etmez. Çünkü “Bu iki gemi önce İtalya limanlarında
bulunuyordu. İtalya tarafsız kalıp ta gemilerin karasularını belirli bir süre
içerisinde terketmelerini isteyince Goben ve Breslav Akdeniz’e açılmak
durumunda kalmışlardır. Cebelitarık ise İngiltere Deniz Kuvvetleri tarafından
kapatılmıştır. Bu sebeple Akdeniz’de gidebilecekleri tek yer Almanya ile yandaş olan Osmanlı karasularıydı. Zaten
peşlerindeki İngiliz donanması da onları bu yöne doğru itmekteydi.”
şeklinde bilgi verir.
Evet
Osmanlı’nın savaşa girmesini ittihatçı üyelerden bir kısmı bazı sebeplerden
dolayı istiyordu. Bunun sebeplerinden bazılarını daha önceki konularımızda
belirtmiştik.İttihatçıların Osmanlı’yı harbe sokmak istemelerindeki diğer bir
sebep de uzun süreceği muhakkak bir dünya badiresi boyunca askeri ,idare ve
harp hali sayesinde mevkilerini muhafaza etmek ve birde bir ihtimalle Almanya
galip geldiği taktirde muzaffer bir ülke nüfuzunu kazanarak iş başında
gediklileşmektedirler.
Talat
ve Cemal Beyler hatıralarında gemileri Enver’in içeriye aldığını yazarlar.
Ancak
“ Alman Sefiri Wangenheim hatıratında bu gemilerin meselesinin ittihatçılarla
Almanlar arasında önceden kararlaştırılmış bir mesele” olduğunu
yazmaktadır.
Evet
hakkında bu nedenli farklı söylemler olmasına karşın var olan bir gerçek
var ki
o da gemilerin boğazlardan girerek I. Dünya savaşında yerimizi almamızı
sağlamalarıdır. Ayrıca dikkatimizi çeken bir nokta da hükümetin bilgisi
haricinde olayın olup bitmesidir.
Gemilerin Çanakkale Boğazı’na girişlerinin
hemen ardından takip eden İngilizler’in 4 saat sonra boğaza geldiği göz önüne
alındığında maksadın kısmen yönlendirme olduğu anlaşılmaktadır. Amaç
Osmanlı’nın donanmasının güçlenerek boğazları tek başına Ruslar’a
bırakmamalarını sağlamak düşüncesinden de kaynaklanmış olabileceğini
söyleyebiliriz.
Gemiler boğazlardan geçtikten sonra İtilaf
Devletleri yaptıkları tarafsızlık
anlaşmalarına göre gemilerin 24 saat zarfında Türk karasularından çıkarılmasını
ya da hemen silahlarından arındırılması gerektiğini bildirerek Osmanlı
hükümetini protesto etmişlerdir.
Hükümet bunun üzerine Halil Menteşe Bey’in teklifi
üzerine gemileri satın alma yoluna gitmiştir.
Almanya’nın Osmanlı Devleti’ni bir an önce savaşa
sokmak için uğraşmasının ardında beklediği yararlar:
a)
Kafkas
Cephesi’ne Rus kuvvetlerinin önemli bir kısmını çekerek Almanya’nın
Avusturya’nın doğu ordularının yükünü hafifletmek
b)
Süveyş
kanalını kapamak veya hiç olmazsa orada büyük miktarda İngiliz gücünü meşgul
etmek.
c)
Osmanlı
hilafetinin manevi gücünü kullanarak İngiliz, Fransız sömürge müslümanlarını
ayaklandırmak ve Rusya da müslümanları harekete geçirmek” olarak
sayabiliriz.
Ayrıca Osmanlı’nın dini nüfuzundan da
yararlanmayı düşünüyordu.
Sonunda Osmanlı da savaşa girmişti. Gemiler
boğazdan geçtikten sonra mürettebatı başına fesler giyerek sanki Türk
donanmasının denizcileriymiş gibi davranışlar yapmaya başlamışlardır. Bunun
üzerine Alman Paşası Weber, Çanakkale Boğazı’nı kapattırdı. Bundan Türkler’in
de haberi yoktu. Durumdan haberi olanlar yalnızca Enver Paşa ve kabine arkadaşlarıydı.
Aynı zamanda bu durum diğer ülkeleri de telaşlandırmıştır.
Rusya’nın ise neredeyse hayat yolu
kesilmişti.
“Birkaç
hafta içinde Karadeniz’den gelen Rus buğdayı yüklü gemiler Haliç’te tutuldu. 29
Ekimde Goben ve Breslav Karadeniz’e açılarak Odessa Sivastopol ve Navrossis’de
ki Rus tahkimatını bombardıman ettiler.” Bunun üzerine 30 Ekimde İngiliz
ve Fransızlar da Türkiye’ye karşı harekete geçti. Bu sıralarda Enver Paşa ,
Mustafa Kemal’i Sofya’ya Türk elçiliğine ateşelik görevine göndererek oradan
uzaklaştırdı. Çünkü Mustafa Kemal Osmanlı’nın henüz savaşa girecek durumda
olduğuna inanmıyordu. Bunun için henüz erken olduğunu düşünüyor; ayrıca
Almanlar’a da güvenmiyordu. Mustafa Kemal savaş başladığını öğrenince Sofya’dan
telgrafla aktif hizmete verilmesini istemiş, ancak Alman aleyhtarı olduğu için
kabul edilmiyordu.
Kendisine haber gönderildiği zaman o
zaten kendiliğinden işi bırakarak Türkiye’ye dönmeye hazırlanıyordu. Daha
sonraları Çanakkale cephesinde gösterdiği başarı adını Türk dünyasına
duyurmasına yardımcı olmuştur.
Rus limanları bombardıman edildikten sonra “
Rusya fiilen 31 Ekim’de Doğu Beyazid’in kuzeyinden sınırı geçmiş , İngiliz’ler
de ertesi gün Akabe’yi bombalamışlardır. 3 Kasım da Rusya; 5 Kasım da Fransa ve
İngiltere Osmanlı’ya savaş ilan etmiştir. Osmanlı’nın karşı savaş ilanı ise 11
Kasım 1914 de yapılmıştır. Padişah V. Mehmet Reşat savaş ilanında 3 gün sonra
14 Kasım 1914 de “Cihad-ı Ekber”ilan etmiştir.”
Cihat
fetvasındaki amaç İngiltere, Fransa, Rusya, Sırbistan, Karadağ ve müttefikleri
hakimiyet ve esaretleri altında bulunan müslümanları bu devletlere karşı
ayaklandırmak; bu devletlerin müslüman tebaasından toplayacakları askerleri de
Osmanlı Devleti ve müttefikleri Almanya, Avusturya ve Macaristan’a karşı harp
etmekten vazgeçirmek olarak düşünebiliriz. Fakat sonucu açısından beklenilenin
olmadığını söyleyebiliriz. Cihad fetvası istenilen sonucu vermediği gibi
tesirsiz de kalmamıştır. İslam dünyasının hemen her yerinde bir heyecan dalgası
uyanmış; Hindistan’da, Mısır’da, Trablus’ta, Çin’de, Rusya’da yer yer
hadiseler, kıpırdanmalar ve kıyımlar görülmüştür.
“İngilizler bu devrede Sultan Hamid’i
yıkarken Jön Türkleri göklere çıkarmışlardır; cihat fetvasından sonra ise
“Bunların dinsizlerden oluştuğunu, halifeyi esir ettiklerini , kendilerinin onu
kurtaracaklarını “ ilan edip durmuşlardır. Ayrıca İngilizler, İngiltere
Devletinin müslümanların hamisi olduğunu ve Müslümanları koruduğunu ifade edip
durmuşlardır.”
Sultan Hamid’in önceleri çok büyük
gayretlerle hazırladığı birlik propagandası ondan sonra gelen ittihatçı
kafalarıyla çok sarsılmış olmasına rağmen yine de tesirli olmuştur.
İngiltere Kralı V. George Türkiye’nin
savaşa girmesinden bir hafta sonra Rus seferine “Konstantinapol’un sizin olması
gerektiği ortada” demişti.Bir yandan da Dışişleri Bakanı, Ruslar’a
boğazlar meselesinin Osmanlı İmparatorluğu barış istediği anda uyumlu bir
çözüme bağlayacağını vaat ediyordu.
1914 Eylül’ü başlarında Donanma I.Lordu Winston Churchill,savaş
işleriyle görevli Devlet Bakanı Lord Kitcher ve başta gelen kara ve deniz
kuvvetleri danışmanları; yakında Türkiye’ye karşı girişileceği varsaydıkları
savaş için bir büyük strateji tartışması yaptılar. Yapılabilecek operasyonlar
listenin en başında zaten Kuzey Ege’de toplanmış olan güçlü filonun
Çanakkale’yi zorlaması bulunuyordu.
15
Ocak 1915’te Londra’daki savaş konseyi sonunda “Hedefi Konstantiopl” olan bir
deniz saldırısına karar verdi.Böylece Doğu cephesinde ikmalsiz kalan Rusya’ya
yardım için yol açılmış olacaktı.Ama 18 Mart’ta boğaza gelmeye kakışan büyük
gemilerin üçte biri batırılınca bu savaşla ilgili tüm kavramlar değişmişti.
9
Ocak 1916’da savaş konseyinin kararından hemen hemen 1 yıl sonra İngiliz
birlikleri de sessizce Gelibolu Yarımadasını boşalttı.Böylece Gelibolu Osmanlı
tarihinin en büyük savunma zaferi olmuştur.
Türklerin
bu savaştaki kayıpları hiçbir zaman tam saptanamamış olmakla birlikte herhalde
saldıran kuvvetlerin kayıplarının iki katı olmalıdır.Tahminen “İngilizler
213.980, Osmanlılar 120.000 ölü ve yaralı” vermişlerdir.
Osmanlılar,Ruslar’a
ya da Mısır’a İngilizlere karşı harekata geçmek için cesaret buldular.Ruslar
böylece İngilizlerden yardım alamayacaklardı.Bu da Mihver Devletlerinin
morallerini bir hayli yükseltmişti.
Bu
savaştan Enver Paşa,Harbiye Nazırı olarak zafer üzerinde hak iddia etmiştir.
Ama gerçekte stratejik mevziler Liman Von Sanders’in emriyle düzenlenmiş ve
yarımadanın burnunda Esat Paşa’ya adamları başarılı savaşlar vererek
Anzaklar’ın içerilere sızmasını önlemişlerdi.Eğer bu savaştan bir halk
kahramanı çıkacaksa o da Mustafa Kemal’dir. Mustafa Kemal’e bu savaştan sonra
16.Ordunun Komutanlığı verilmişve Ruslara karşı
savaşmak üzere Anadolu’ya gönderilmiştir.
Osmanlılar
Çanakkale’deki savaşa düşmanları tarafından zorlanmışlardır.1915 ve 1916
yıllarının büyük bir bölümünde Rus Cephesi ve Kafkaslarda aynı durum söz konusu
oldu.
Bu
dönemde siyasal bakımdan Osmanlı yönetiminin karakterinde pek bir değişiklik
olmamıştır; ancak sansürün ve polisin daha güçlendirilmesi doğal karşılanacak
bir olaydı. Savaşın son haftalarına dek politikayı belirleyen Jön – Türkler oldu.Sait
Halim Paşa 1917 Şubatına dek sadrazam olarak görevine devam etti.Bu tarihte
zaten çoktan beri en etkin başkan olan Talat Paşa resmen onun yerini aldı.Bu
arada Mehmet Paşa meşruti hükümdar olarak görevlerini yapmayı sürdürüyordu.
Bazı
bakımlardan inanılmaz gibi görünse de Jön Türkler savaşın ilk üç yılı boyunca inkılap girişimlerini sürdürmeye
çalıştılar.Müslüman hiyerarşik otoritesinin adım adım kısalması Said Halim
Paşanın sadrazamlık dönemi sonundan doruk noktasına varmıştır. Savaşın
tahminlerden fazla uzaması İttihatçı liderlerin kaçınılmaz olarak kendilerini
Bab-ı Ali’den bağımsız olarak görmelerine sebep olmuştur.
Talat Paşa’nın 1917’de politik kontrolü eline
almasından sonra Rusya’nın doğu Anadolu’yu işgali,kıtlık ve çiftçilerin askere
alınmaları tarımsal üretimi önemli ölçüde azaltılmış;İstanbul ile diğer büyük
kentlerde yiyecek kıtlığı baş göstermiştir.
Büyük
vergi artışları,hükümetin muhalefeti ezmesi ve batı cephesinde Almanların kayıp
verdikleri haberleri hükümetin yurtseverlik çağrılarıyla karşı koyamayacakları
ciddi bir moral sorunu doğurmaktaydı.
Osmanlı
İmparatorluğu’nun savaş ilan etmemiş olmasına karşın Amerikanın da savaşa
girmesinin büyük etkisi olmuştur.
İmparator
II.Wilhelm’in 1917 Eylül ayında İstanbul’a resmen ziyareti ve veliaht
Yusuf İzzeddin Efendinin daha sonra bu
ziyareti iade etmesi bu etkiyi ortadan silemedi.
Bu
dönemde yalnız Rus ihtilali bir umut ışığı oldu.Rusya ile Brest-Litowsk
anlaşması sonucunda Doğu Anadolu’nun güvenliği sağlanmış ve Rusya savaştan
çekilmiş oldu.
Enver
Paşa’nın Kafkaslardaki zaferi diğer cephelerde tekrarlanmamıştı.İngiliz
birlikleri Osmanlı içine girmeyi başarmışlardı. Sultan Mehmet Reşat 28 Haziran
1918’te ölünce yerine Abdülhamit’in en büyük oğlu VI.Mehmet Vahdettin geçti.
Vahdettin
kardeşi gibi İttihatçı kuklalığını benimsedi.
“Sanki
işaretlenmiş gibi tüm Müttefik devletleri bütün cephelerde birden saldırıya
geçti.Irak’ta İngilizler kuzeye doğru işgallerini genişletiyorlardı.Kerkük 6
Mayıs’ta düştü. Osmanlı askerleri Altın köprüde dağıtıldılar.İkinci bir İngiliz
kolu Dicle boyunca ilerledi.Osmanlı askerlerini zaman zaman dağıtarak sonunda
ateşkesten hemen sonra Musul’u işgal etti.
23
Eylül’de Akka ve Hayfa işgalcilerin eline geçti.Halep ve Humus da birkaç gün
sonra hiçbir direnme göstermeden düştü.Fransız filosu Beyrut’u işgal etti (6
Ekim). Osmanlılar yeni bir direnişte bulunmak için Adana’ya çekilirken arkadan
Trablus ve İskenderun da düştü.”
Bu
kötü gidişat ta ki 30 Ekim 1918’te imzalanan Mondros Müzakeresi’ne dek sürdü.
I.Cihan
Savaşının bitmesi Osmanlı Devleti’nin de sonu olmuştur.Mondros Müzakeresi’nin
şartları bir devletin varlığını ortadan kaldıracak niteliktedir.Savaşla
kaybedilmeyen topraklar İtilaf devletlerinin kuvvetlerine terk
edilmektedir.Savaş zamanı iktidarda olan İttihat ve Terraki partisinin mesul
kişileri memleket dışına kaçmışlardır. Kasım ayında İstanbul,denizden ve
karadan düşman işgalcilerinin törenlerine sahne olmuştur.Özellikle mütarekenin
7.maddesine göre “itilaf devletleri kendi güvenliklerini tehdit edecek bir
durum çıktığı taktirde herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdi.”
Hükmü konulduğu için bundan en geniş anlamı ile uygulama yolu açık bulunuyordu.
Osmanlı
Hükümeti ise tamamen acz içinde idi.”21 Aralık 1918’te Padişah,Kanun-u
Esasi’nin 7.maddesinin kendisine tanıdığı hakka dayanarak Meclis-i Mebusan’ı
fesh ettiğini ilan etti.”Ancak yine de Kanunu Esasi’ye göre yeni
seçimlerin 4 ay içinde yapılması ve bunun da ilanı gerekirken bu dikkate
alınmamış oldu.Böylece Meşruti idare yani denetimli parlamento rejimi Osmanlı
Devleti bünyesinden süresiz olarak kalkmış oluyordu.
1918
yılının son iki ayı Osmanlı için askeri ve siyasi kuvvet ve hakimiyetini
yitirmiş bir durumdadır.Buna karşın İstanbul’da bulunan bazı kuvvetler bir
araya gelerek bir Milli Kongre toplamışlar ve yayınladıkları bildiri ile milli
birlik cephesi kurulmasını öngörmüştür. Ancak iyi niyetle harekete geçen bu teşebbüsün devamı sağlanmamıştır.
Yine
bu yılın son aylarında memleketin çeşitli bölgelerine ayrı ayrı
teşkilatlandıracak cemiyetler kurulmakta idi.İzmir’de Müdafaa-i Hukuk-u
Osmaniye (26 Kasım 1918); Edirne’de Trakya Paşaeli (1 Aralık 1918) gibi 1919
yılında da birçok cemiyetler kurulmaya devam edecektir. İşgaller ise daha yoğun
bir hale gelecek ; Ege sahillerinde İzmir’e Yunanlılar’ın kuvvet çıkarması
yapılırken (15 Mayıs 1919) itilaf donanması onları arkadan destekleyecektir.
1919 yılında bir taraftan da yeni siyasi partiler kurulurken yine bölgesel
kurtuluş çarelerini aramak için kurulan cemiyetler çoğalmaktadır.
Mondros
mütarekesi itilaf devletlerinin lehine en geniş anlamıyla uygulanmaktadır. 1920
de imzalanacak Sevr müdahalesi bu parçalanmayı ancak tasdik edecektir.
Osmanlı
hanedanı ve hükümeti sanki galip devletlerin isteklerini yerine getirmek için
iktidar mevkiindedirler. Memleketin asıl sahibi Türk halkı başsız bölünmüş, kuşku içinde umumi durumu hoş
görmeyen bir haldedir. Kurtuluş ve istiklal fikirleri ancak bölgesel ayrılıklar
içinde düşünebiliniyor. Halbuki bilindiği üzere küçük siyasi kuruluşların ömrü
uzun değildir. Memleketin Batı ve güney bölgelerinde silahla karşı konmaya
başlanmıştır. Fakat sayıca çok ve teçhizat itibariyle üstün düşman kuvvetleri
karşısında geri çekilmeler hep Anadolu içlerinedir. Bir taraftan memleketi
kurtarmak için olan bu hareketler ve yer yer teşkilat kurulması müspet bir
gelişme ise de diğer taraftan dış devletlere güvenen ve buna dayanarak yine
memleketi bölünmelere götüren uğraşmalar faaliyettedir. Bu çeşitli fikir ve
yönde çalışan grupların çoğunluğu İstanbul’da ki merkezlerinden idare
edilmektedir.
I. Dünya savaşı sırasında
gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal hayatına ve gerek savaşın güdümüne
baktığımızda şöyle bir durum görmekteyiz. Bu dönemde iktidar gelen partiler
siyasal hak ve özgürlükleri bir amaç olmaktan çok bir araç ; iktidara en kısa
yoldan gelme aracı olarak görmüşler ve bir an önce iktidarı elde edip onun
nimetlerinden yaralanmaya yönelmişlerdir. Özellikle İttihat ve Terakki’nin gitgide “tek adam yönetimi”ne, Enver paşa
liderliğinde ki kurduğu fiili egemenlik
sonucu Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük savaşa girmesi bir emrivaki ile
gerçekleşmiş; savaş kararı iktidar partisinin içindeki diğer unsurların
kabinenin ve hatta Meclisin bile
denetimi olmaksızın bir emrivaki ile alınmıştır.
Anlatmış
olduğumuz olaylar Osmanlı İmparatorluğu’nun hazırlıksız ve ani biçimde savaşa
girmesine yol açan Alman gemilerine geçiş izni verilmesi, Karadeniz’e çıkış
izni ve Sivastopol ve Odessa’nın top ateşine tutulması gibi olaylarda Enver
paşa dışında hiçbir merciin denetim ve hatta müzakere yetkisi bile yoktu.
Ülkenin siyasal hayatı kadar savaşın güdümüde demokratik olmayan yöntemlerle
tek adam Enver Paşa egemenliğine tabii idi.
Oysa Mustafa Kemal Osmanlı’nın
hazırlıksız olarak savaşa girmesine karşı çıkmış; ordunun siyasete karıştırılmasını
eleştirmiş ve başlangıçta ittihat ve Terakki içinde yer almasına rağmen onun
politikasına muhalefet etmiştir. Ancak unutulmayacak bir gerçek var ki Türk
Halkı bu savaştan da alnının akıyla çıkmıştır.
BİBLİYOGRAFYA
AFETİNAN,A. Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, Başbakanlık Bsmv. Ankara– 1973
AKSUN,Ziya Nur,Osmanlı Tarihi,Ötüken Yayınları,İstanbul – 1994
BAYÜR,Yusuf Hikmet,XX. yy’da Türklüğün Tarih ve Acun Siyasisi üzerindeki Etkileri,TTK,Ankara – 1974
BAYÜR,Yusuf hikmet,Türk İnkılabı Tarihi,C III,(1914-1918 Genel Savaşı) Kısım III,TTK,Ankara – 1991
BİLBAŞAR,S, Çanakkale 1915, 2.baskı
ÇAVDAR,Tevfik,Talat Paşa,Kültür Bakanlığı Yay.,Ankara – 1995
DANİŞMEND,İsmail Hami,İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi,4,Türkiye Yay., İstanbul – 1972
GÜNESEN,Fikret,Çanakkale Savaşları,Kastaş Yay.,İstanbul – 1986
MOOREHEAD,Alan,Çanakkale Geçilmez, “Gallipoli”,Milliyet Yay.,İstanbul – 1972
PALMER,Osmanlı İmparatorluğu,son üçyüz yıl,Bir Çöküşün Tarihi,Sabah yayıncılık ,İstanbul – 1993
SHAW,Stanford-Ezel Kural,Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye,2.c.,e yay.,İstanbul – 1983
TUNAYA,Tarık Zafer,Türkiye’de Siyasal Partiler,C III Hürriyet Vakfı Yay.,İstanbul – 1989
TURAN,Şerafettin,Türk Devrim Tarihi,Bilgi Yay.I.C.,Ankara- 1991
TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİHİ I,Atatürk Araştırma Merkezi,Türk Tarihi Yay.,Ankara – 2000
Nergiz ŞEN